30 Ekim 2009 Cuma

Haldun Zırvaladı

- Forma rengine göre verilen cezalarda farklılık oluşmaktadır.
Bundan şikayetçi olacak en son kulüp olarak bu dürüstlük timsali itirafın gözlerimi yaşarttığını belirtmeliyim.

- Yenilgiye kılıf aramıyoruz. Performansımız beklentilerimizden uzaktı bunu sorguluyoruz.
Ne yapmak istediğinizi bilmek için insanüstü yetenekler gerekmiyor. Maçta yenilmekle kalmayıp iki futbolcu kaybettiniz bu kayıpları telafi etmek için Fenerbahçe'nin olabildiğince fazla ceza almasına çalışıyorsunuz. Şimdiye kadar da oldukça başarılısınız.

- Bünyamin Gezer maçı iptal etmesi gerektiğini röportajında itiraf etti.
- Bünyamin Gezer kararları verirken 50 bin kişiden etkilendi mi?
- Maçın hakemi kendisine küfür edildiği zaman küfür sayılıyor da, futbolcularımıza küfür edildiği zaman küfür sayılmıyor mu?

Maçın iptal edilmesi için gerekli şartlar oluşsaydı Bünyamin Gezer maçı seve seve iptal ederdi. Bu şartlarda Bünyamin Gezer'in maçı iptal etmesi tamamen kişisel bir karar ve büyük bir hata olurdu. Maçın oynanmasına yönelik hiçbir organize eylemin olmaması bunun için yeterli bir sebeptir. Ayrıca Bünyamin Gezer, Türk futbol tarihine "sulu derbi" olarak geçmiş, maçın seyrini doğrudan etkileyen ve maç boyunca devam eden protesto gösterileri karşısında gösterilen tutumu bir ölçü kabul etmiş de olabilir, ki iki maçı aynı kefeye koymak bile büyük bir hatadır. Zira sulu derbi normal şartlar altında dünyanın hiçbir yerinde oynatılmaz. Neticede son maçı iptal etmek federasyonun geçmişte aldığı onlarca kararla çelişen bir tavır olurdu. Benzer sekilde 2006'da Denizli deplasmanında maçın 16 dakika uzatılmasına neden olan tribün müdahalelerine rağmen kimse maçı iptal etme cesareti gösterememiştir. Bu iki olayla karşılaştırıldığında son Galatasaray maçında yaşananları maçın iptalini gerektiren olaylar olarak kabul etmek başlı başına bir infial sebebi olurdu. Bünyamin Gezer bu infialden çekinmiş olabilir. Adaletsizliğe verilecek tepkiden çekinmeyenleri günümüzde Saddam, Bush, Miloseviç gibi isimlerle çağırıyoruz.

Küfür konusunda da, hakeme edilen küfürle Arda'ya edilen küfür arasında elbette bir fark yok. Yani Arda'ya edilen küfür de küfürden sayılıyor ve bu nedenle de Fenerbahçe kulübüne gerilimi yüksek maçlardan sonra belli miktarlarda para cezasi veriliyor. Mesela Gençlerbirliği maçında Galatasaray ile ilgili yapılan küfürlü tezahüratlar da benzer şekilde cezalandırılmıştır. Ayrıca hangi maç olursa olsun süreklilik arz etmeyen küfür nedeniyle hiçbir maç iptal edilmez. Ali Sami Yen Stadı'nda ilk dakikadan son dakikaya kadar Fenerbahçe'ye ve Aziz Yıldırım'a küfür edildiği maçlarda dahi verilemeyen bir kararın maçın yüzde 1'lik bölümünü bile doldurmaya yetmeyen anlık küfürlü tepkilerin ardından alınmasını beklemek aptallık olur. Bünyamin Gezer "Böyle bir adaletsizliğe imza atarsam 50 bin kisiyi infiale sürüklerim." düşüncesiyle olması gerektiği gibi bir karar alınca bunu hakemin kararlarını kalabalıktan etkilenerek verdiğine delil olarak göstermek adalet dağıtıcıdan adaletsizlik istemekten başka bir şey değildir. Bunu cesur hakemliğin şartı olarak göstermek ise büyük bir çelişkidir.


- Maç öncesi saldırı, bilinçli taciz, küfür, hakeme yapılan saldırı var ve Arda'ya 55 bin kişi toplu halde küfür ediyor. Neden bir Fenerbahçeli yönetici çıkıp engel olmuyor.
Buradan anlaşılan Haldun Üstünel ya bilinçli taciz ve küfür ne demek bilmiyor ya da Ali Sami Yen'de maç izlememiş.

- Fenerbahçeli yöneticiler maçta ortamın daha gergin olmasını tercih ediyorlar.
Kendinizi kontrol edebildiğiniz sürece gerginligin kimseye bir zararı olmaz.

- Tüm bunlara rağmen Bünyamin Gezer'in maçı oynatması inanılır gibi değil.
Tıpkı bu açıklamalar gibi.

- Bünyamin Gezer maçı oynatarak bir miladı kaçırdı. Bu maç iptal edilebilirdi.
Bu maçın iptal edilmesi başlı başına bir skandal olurdu. Türkiye'de kaçan milatları biz ibretle izlerken bugün bir kaşık suda fırtına koparanlar sevinmekle meşgul oluyorlardı.

- Cezalardan memnun olsak bugün bu toplantıyı yapmazdık.
Alışmış kudurmuştan beterdir. Memnun olsanız şaşardık.

- Galatasaray kaptanına kimse el kaldıramaz. Bunu yapanların da sahalarda olmaması gerekir.
Milletvekili dokunulmazlığının tartışıldığı yerde rakibine saygısı olmayan bir çakma kabadayıya gerekirse elden fazlası da kaldırılır. Arda Galatasaray kaptanı olmuşsa da o bizim suçumuz değil. Arda rakibine saygı duymayı öğrendikten sonra Galatasaray kaptanına kimse saygıda kusur etmez.

- Hakemlerin daha cesur olması gerekir; özellikle büyük maçlarda.
- Yediğimiz ofsayt goller var. Bunda da hakemlerin cesur karar vermesi gerekir.

Cesur hakemler Fenerbahce'nin 2'nci dakikada buldugu golü topun çıktığını görmedikleri halde iptal etmezler. Bunu istemek için fazla aceleci davranıyorsunuz. Zira yarin Ali Sami Yen'de hakemler rakibin ince ofsaytlarına tam olarak göremedikleri için bayrak kaldırmamaya baslarsa o zaman da "hakemler sadece bizim maçlarda cesur" demeye başlarsınız. Onun icin bu aciklamayi kapalı kapılar ardında düzeltmenizi tavsiye ederiz. Şöyle ki, "cesur kararin Galatasaray'a bir getirisi varsa olabildigince cesur olsun hakemler" gibi. Ya da bırakın Adnan Polat bu işleri sizden daha iyi bilir...

Bu arada yenilgiye kılıf aramak gibi bir niyetiniz de yoktu sanırım, bir de olsaydı ne olurdu kim bilir...


- Keita'ya ceza vereceğiz.
3 mac mi? :D

- Rövanş maçında Fenerbahçe'yi çok farklı bir şekilde karşılaşayacağız.
Ali Sami Yen'de cok farkli karsilama. Kulaga urkutucu geliyor. "Sampiyon alkislanmali mi?" tartismasi ortaya atilinca su israfindan Istanbul'un barajlari kurumustu. Bakalım bu sefer ne olacak...

28 Ekim 2009 Çarşamba

"Now is in the tabele, we have to see the situation"

video

Ve Terim'in milli takım teknik direktörlüğü bu hafta başında sona erdi. Dil kurslarından gelen öğretmenlik tekliflerini değerlendireceği öğrenildi :) "Ben ders almam, ders veririm."

"it doesn't matter for us, for me. big games easy than the other games, unfortunately. everytime is we have the control the games, under the control the games, during the games, we have the some possibility, some big chances, some big okazyon, something like that but, what can i do, sometimes. it is the football, that is the football. something happened everything is something happened. but anyway, now is in the tabele, we have to see the situation, now is second position, and, one point more, i don't want to see the back, i want to see the front and i hope so tomorrow my team's ..."

26 Ekim 2009 Pazartesi

Tribünden Fotoğraflar (FB 3-1 Galatasaray)

Bu Filmin Sonu Yok !


10 yılı devirdik ve bir Galatasaray derbisi daha "terbiye" ile sonuçlandı. Bu sene aramıza birbirinden gergin yeni talebeler katıldı. Tecrübelilerin ise geçen senelerden ders almadıkları görüldü. "Morartmaya geliyoruz" nidalarıyla yola çıkan Galatasaraylılar'ın büyük kaptanı Arda Alemdar'ın daha maç başlamadan asıp kesmeye başlaması maçın beklediğimizden kolay geçeceğinin habercisiydi. Yıllardır derbilerde sakin olmanın sonuç getirdiğini öğrenemeyen sarı kırmızılılar maça başlamadan sınıfta kaldılar. Maçın rahat geçeceğinin diğer habercisi de şüphesiz önceki dönemde derbi kazanma geleneğini Fenerbahçe'ye kazandıran en önemli isimlerden biri olan teknik direktörümüz Daum'un kadro tercihiydi. (Volkan, Gökhan-Lugano-Bilica-Carlos, Mehmet-Cristian-Emre-Vederson, Alex-Kazım) Hafta içinde Steaua karşısında denediği ve rakibi kendi sahasında deplasman takımı hüviyetine sokan dirençli orta saha anlayışına Alex'i ekleyerek çıkarttığı takımın ortaya koyduğu mücadele Galatasaraylılar'ı çaresiz bıraktı, özellikle de sisteminden taviz vermemekte direnen Rijkaard'ı.

Anahtar: Güçlü Orta Saha

Daum'un güçlü orta sahayla derbi kazanma geleneği Appiah-Aurelio-Deniz-Tuncay dörtlüsüyle son yılında yakaladığı seriye dayanıyor. Ali Sami Yen'de mahalle takımlarına sahayı dar eden uzay takımı Galatasaray'ın Fenerbahçemiz karşısında maymuna dönmesinin altında da bu yatıyordu. Mehmet-Cristian-Emre-Vederson dörtlüsünden başlayan pres Galatasaray'ın iki kişilik orta sahası ve Elano'yu sahadan silerken Keita ve Arda'yı çizgiye hapsetti. Gökhan ve Carlos'un katkılarıyla bunalan rakip kanat oyuncuları çareyi yerlerini değiştirmekte aradılar ama o da bir sonuç getirmedi. Galatasaray'ın tek umudu Fenerbahçeli futbolcuların yorulup oyundan düşmeleriydi ama o da olmayınca Kadıköy'de seri bozmak başka bahara kaldı.

Rakibin en etkili ayaklarını takım halinde müthiş bir yardımlaşma örneği göstererek kilitleyen Fenerbahçe'miz maçın ilk dakikasından itibaren Galatasaray kalesini yoklamaya başladı. Henüz ikinci dakikada Vederson'un top çizgiyi tamamen terketmeden çıkardığı topu Lugano ağlara gönderdi ancak yardımcı hakem özellikle bulunduğu pozisyondan gayet net bir şekilde gözüken nizami golü vermeye belki de henüz ikinci dakikada olduğu için cesaret edemedi. Yine de Fenerbahçemiz'in golü fazla gecikmedi. Alex, Vederson'un ortasında golü buldu ve takımını öne geçirdi. Fenerbahçemiz'in öne geçmesi aslında maçın gidişatına bakılırsa Galatasaray'ın isteyeceği en son şeydi. Bu dakikadan sonra Fenerbahçe presini daha temkinli bir şekilde sürdürdü. İleride Kazım savunmayla boğuşurken ve arkasından gelen Alex paslarıyla ani gelişen Fenerbahçe hücumlarını olgunlaştıran kişi oldu. Devre biterken, özellikle de Alex'in kaçırdığı gol ve Lugano'nun direkten dönen kafasının ardından yaşanan tek endişe geçtiğimiz haftalarda dakikalar ilerledikçe temposu düşen Fenerbahçe'nin bu kadar efor sarf ettikten sonra yorulup yorulmayacağıydı. Zira Fenerbahçe'nin bulduğu pozisyonların büyük çoğunluğu bu presin sonucunda kapılan toplarla gelmişti. Takımın yorulması hem savunmada hem hücumda aksaklıklara yol açabilirdi.

'Kader'lerine Boyun Eğdiler

Fenerbahçe ikinci yarıya da hızlı bir giriş yaptı. Önce Mehmet'in Servet'ten kaptığı topla girdiğimiz pozisyonda Kazım kontrolsüz güç gösterisi yaparak topu Mecidiyeköy'e göndermeye çalıştı. Ardından Alex kalecinin kısa düşen topuyla hareketlendi, penaltı yaptırdı ve kendi kullandığı penaltıyı gole çevirerek farkı ikiye çıkardı. Bu dakikaya kadar Fenerbahçe kalesini rahatsız dahi edemeyen Galatasaray 4 dakika sonra kornerden gelen topu karambolde gole çevirince maça tekrar heyecan geldi. Ancak bu heyecan Fenerbahçe'nin yorulmak bilmeyen futbolcularının da etkisiyle Galatasaray'ın beklentiler altında ezilen yıldızı Keita'yı akılsızca bir hareket yapmaya sevk etti. Roberto Carlos'un yaptığı bir faule haddinden fazla sinirlenen Keita, kendi 'Kader'ini kendi belirledi, attığı yumruğun neticesinde kırmızı kart görerek son dakikalarda yorulma ihtimali olan Fenerbahçe karşısında atılacak tek kurşunu da heba etmiş oldu.

Fenerbahçe'de son vuruşlarda etkili olamasa da rakip savunmayı çok rahatsız eden Kazım'ın yerine oyuna giren Güiza zayıflayan Galatasaray savunması arasından girdiği iki gol pozisyondan birini uzatma dakikalarında gole çevirerek Galatasaray'ın ipini çekti.

Fenerbahçemiz Kadıköy'deki galibiyet serisini 10 yıla taşırken bu süreçteki ilk 3 gollü galibiyetini alıp önemli bir eksiği tamamlamış oldu. :) Galatasaray cephesinde ise hayal kırıklığı ve hüzün hakimdi. Tarihlerinin en görkemli kadrolarından birini kurup, başına birkaç yıl önce Barcelona'yla Avrupa Şampiyonluğu yaşamış Frank Rijkaard'ı getirdikten sonra bir anda Kadıköy'ün yazılı olmayan kurallarını değiştirebileceğini sanan Galatasaraylılar kös kös evlerinin yolunu tuttular. Fenerbahçe'nin karşısına "biz kendi oyunumuzu oynarız, rakip umrumuzda değil" havalarında çıkan Rijkaard'ın ilk ciddi sınavında çuvallaması da kafaları karıştırıyor. Elindeki zengin kadroya rağmen saha içerisinde hiçbir alternatifi olmayan, Barcelona'dan başka hiçbir takımın oynayamadığı kafasındaki yegane sistemi üstelik Sabri, Mustafa Sarp, Gökhan Zan gibi futbolcularla inadına oynatmaya çalışan, 90 dakika sahada varlık gösteremeyen takımına müdahalesi sahadaki oyuncuları daha zinde olanlarıyla değiştirmekten öteye gitmeyen Hollandalı'nın Türkiye'deki çalışma hayatı fazla sürecek gibi gözükmüyor. Üstelik Galatasaray gibi Fenerbahçe'ye üstünlük kuramadığı için tek şansı Avrupa olan bir takımda bu inat daha pahalıya patlayabilir. Biz Avrupa'yı bildiğimiz için söylüyoruz, affetmezler. Rijkaard sisteminden taviz vermeden yoluna devam eder, ona tarihin en değerli kadrolarından birini teslim edenler de Rijkaard ismini gözlerinde büyütüp onu orada tutma basiretsizliğini gösterirlerse bu seri daha nice 10 yıllara taşınır, Türkiye'de Fenerbahçe'ye karşı 'diğer'leriyle alışılagelmiş ittifakını kurmaktan başka çaresi kalmayacak olan Galatasaray camiası, Avrupa'da da 10 yıl öncesinin masallarını DVD'den takip etmeye devam eder.

25 Ekim 2009 Pazar

Dua edin, fark atalım !


Son 9 senenin istatistiklerine göre Kadıköy'deki lig maçlarında farka gittiğimiz yıllarda hiç şampiyon olamamışız.

Tek farklı galibiyet sadece bir kez şampiyonluk getirmemiş, o da Lorant zamanında Galatasaray'ın 4 kırmızı kart görüp fark nedeniyle değil de çaresizlikten pes ettiği maç, yani bu maç başlı başına bir istisna.

Bunun dışında 9 yılda kazandığımız 4 şampiyonlukta hep tek farklı Galatasaray galibiyetleri var. 2000-01 (2-1), 2003-04 (2-1), 2004-05 (1-0), 2006-07 (2-1).

2002-03'te 6-0, 2005-06'da 4-0 ve 2007-08'de 2-0, 2008-09'de 4-1; bu farklı galibiyetlerin ortak özelliği de rahat geçen maç sonları ve sene sonunda hüsran. Sanki sene sonundaki sevinme hakkımızı bu maçların sonunda tüketmişiz.

Galatasaraylılar'ın mutlu son için ne yapmaları gerektiği zaten başlıkta yazıyor. :) Biz de işi abartmadan "Tek fark olsun bizim olsun" diyoruz...

22 Ekim 2009 Perşembe

Teslimiyet

Pete Mickeal & Gordan Giricek
Açılışı Barcelona hezimetiyle yaptık. Son çeyrek dışında maça ara ara bakabildim. Oyunun her alanında kötüydük. Hücumda pas alışverişlerini iyi yaptığımız zamanlarda da çok müsait atışları değerlendiremedik. Onun dışında zaten istatistikler büyük ölçüde fikir veriyor. (Fenerbahçe 59-82 Barcelona) Barcelona'nın ribaundlarda 41-25, iki sayılık atışlarda %70-%40 'lık üstünlüğü kağıt üzerindeki pota altı üstünlüğünün biraz da abartılı bir şekilde sayılara dökülmüş hali. %45'lik berbat serbest atış yüzdesi de kronik rahatsızlığımız.

Rasim Başak veya Preldzic'in 4 numarayı bu seviyede taşıması çok zor. Mirsad'ın sakatlığı bu eksikliği çok açık bir şekilde gözler önüne serdi. İşin ilginç tarafı kısa rotasyonunda 4 numaradaki kıtlığın tam aksine limitleri zorlayan bir zenginlik var. Öyle ki, 4 numarada adam eksikliğinden, kısalarda da zengin rotasyonda rollerin tam olarak oturmamasından takımda hepten bir dengesizlik hakim.

En üzücü olan da bu senenin Avrupa'da şampiyonluk adaylarından Barcelona ile karşılaşırken Abdi İpekçi'de kıpkırmızı koltuklara karşı oynamak. Yönetiminden, birilerine inat maça gitmeyenine kadar herkesin bunda payı var. Özellikle Avrupa Yakası için yeterince merkezi bir salonda takımın boş tribünlere oynamaması gerekiyor. Bunun çözümü için de Ataşehir'deki salonun yapımını beklemeye gerek yok, Abdi İpekçi saatler önce kapıların kapandığı maçları yine bu taraftarla gördü. Bunu çözmeye şimdiden başlamak gerekiyor. Bu sorun Abdi İpekçi'de çözülemiyorsa, yeni salonda çözüleceğinin de garantisi yoktur.

Avrupa'nın kalburüstü bir takımı haline gelmişken tribünlerin Efes tribünlerini andıran görüntüsü Barcelona yenilgisinden, 4 numara yokluğundan veya uyum probleminden daha önemli. Çünkü bu sorunun nasıl düzeltileceği tam olarak bilinmediği gibi, bu yönde herhangi bir adım da atılmıyor. Şunu açık bir şekilde görmek gerekir ki, takımın kırılganlığında, kendi sahasında ilk periyotta teslim olmasında, Euroleague'deki genel başarımıza oranla en kötü iç saha performansı olan takımlardan biri olmamızda en büyük etken budur. Sözün özü, Fenerbahçe'nin Abdi İpekçi'de yenilmesi büyük bir olay olmalı, rakip ister Euroleague şampiyonu olsun, ister NBA takımı.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Terim'den inciler: "Dünya Kupası'na gidememenin ceremesini istifa ederek çekiyorum."

Yok keyfini sürseydin!


Böyle bir rezaletin ardından böyle bir pişkinlik de ancak ondan beklenirdi. Ayda 260 bin TL, yani yılda 3 milyon 120 bin TL maaş aldığı yazılan sayın Terim, Dünya Kupası'na gidemememizin faturasını Türk Futbolundaki geri kalmışlığa kesti!

Grup karşılaşmalarını 30 puanlı grup lideri İspanya'nın 15 puan, 19 puanlı Bosna-Hersek'in 4 puan gerisinde 15 puanla 3'üncü sırada tamamlayan takımımızın teknik direktörü olarak Terim "4 sene boyunca istikrarlı bir Milli Takım yarattık." demekten hiç utanmadı.

"Bir gün başka bir yerde, başka koşullarda birlikte oluruz." sözleriyle amacının Futbol Federasyonu Başkanlığı olduğunu açık bir şekilde ortaya koyarken Türk futbolunun geleceğinin de nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu görmüş olduk.

Tek kelimeyle çirkef bir karaktere sahip böyle bir insanın vazgeçilmez olması Türk futbolunun ve Türkiye'nin ayıbıdır diye düşünüyorum. Bu milletin vekilleri hakkında "onlardan 550 tane var, ama Terim tek" diyecek kadar megalomanlaşabilen birinin ivedi olarak Türkiye'den uzaklaşarak yurt dışında bir süre daha eğitim alması gerektiğini düşünüyorum.

Taktik anlayıştaki kıtlıktan dolayı hemen her milli maçı gerginlik ortamına sokarak futbolcularını motive etmeye çalışan; kendi taraftarının tepkisinden korktuğundan hiçbir önemli maçı Şükrü Saracoğlu ve İnönü'de yaptırmayan ve bu sayede "İstifa" tezahuratlarının kısık kalmasını sağlayan Terim'in "Başka bir Milli Takım'ın başına da geçebilirim." sözlerinin gerçekleşmesi en büyük dileğim!

Bu yolda sonuna kadar arkandayız!

Terim'in Türk Futbolu'nun sorunlarıyla ilgili Basın Toplantısı: http://www.ntvmsnbc.com/id/25011984/

Türk futbolunun en büyük sorunu onun yönetimde olmasıdır!

16 Ekim 2009 Cuma

Papağan


Kupadaki Efes yenilgisinin ardından alınan her yenilgide olduğu gibi fatura yine Tanjeviç'e çıkmış. Sorun da dillerden düşmeyen rotasyon. Anlaşılan o ki, maçın son bölümünde kim oynamadıysa veya kim daha az dakika aldıysa onun üzerinden Tanjeviç'i suçlu ilan etmek yine her yenilgiden sonra başvurulan temel eleştiri noktası olacak. Efes maçının sorunu da Giricek ile Kinsey'in uzatmalarda unutulmasıymış. Maçı izleyemedim ama Giricek ve Kinsey'in maçın sonunda şans bulamamalarına her zaman mantıklı sebepler bulabilirim. Hiçbir mantıklı açıklamam olmasa dahi bu bir tercihtir. Oyuncu tercihi üzerinden bu kadar kesin eleştiride bulunmak en hafifinden insafsızlıktır. Takımın kısa oyuncu rotasyonu bu kadar zenginken her maçtan sonra tekrarlanan rotasyon eleştirilerine tahammül etmek büyük sabır gerektiriyor.

Aşağıdaki bu sezon 1-2-3 numaralı pozisyonlarda kullanılacak ve her biri kritik anlarda tercih edilebilecek 7 oyuncu bulunuyor. Böyle bir durumda eleştiriye rotasyonla başlayanın dikkate alınacak bir yorum yapması tesadüf olur. Rotasyon eleştiriliyorsa bu gruptan en az iki kişiyi yarın gönderelim. Ama eğer bu zenginlikten bir faydalanma niyetinde isek bunun ancak rotasyon ve zamanla olacağını anlamak gerekiyor.

Emir Preldzic
Gordan Giricek
Tarence Kinsey
Damir Mrsic
Ömer Onan
Will Solomon
Lynn Greer

Mirsad ve Rasim'in yokluğunda apaçık ortaya çıkan 4 numara sorunu, takımın oyun içindeki üretkenliği, kısa oyuncuların uyumu gibi belli bir mantık çerçevesinde ayrı ayrı tartışılabilecek onca konu varken papağan gibi rotasyondan bahis açmanın kabul edilebilir bir tarafı yok. Bütün bu tutarsızlığa rağmen bu tavrı sürdürenlerin de niyetinden şüphe ediyorum.

11 Ekim 2009 Pazar

"En istikrarlı dönem!"


2010 Dünya Kupası eleme gruplarında grup ikincisi Bosna-Hersek'in 4 puan gerisindeki milli takımımızın teknik direktörünün açıklamalarına kulak verelim:

"25’i özel, 30’u resmi 55 maç yaptık. 26 galibiyet, 16 beraberlik ve 13 yenilgi aldık. Bu dönem, tüm zamanlar içinde bir teknik adamın bir defada milli takımda en uzun görev aldığı dönemdir. En fazla maç kazanıp, en az yenildiği dönemdir, en istikrarlı dönemdir."

"Son iki maçın sonucunda tüm ümitlerimiz bitebilir. Ancak böyle olsa dahi Milli Takımın yakaladığı başarıyı gözardı etmemeli."


Bu açıklamaların ertesi gününde oynanan karşılaşmalarda Bosna-Hersek deplasmanda herşeyimiz Estonya!'yı 2-0 yenerken, "en istikrarlı dönem"ini yaşayan millilerimiz de Belçika'ya 2-0 mağlup oldular.

Grupta son maçlara girilirken milli takımımız grup ikincisi Bosna-Hersek'in 7 puan gerisinde. Biliyoruz ki; "Amansız, Rakibine Diz Çökmez. Amansız Asla Pes Etmez." 70 milyonun içinden çıkan yüzlerce futbolcuya karşın, biz futbolu amansızca oynamaya devam edelim; 4,5 milyon nüfuslu Bosna-Hersek "futbol oynasın".

Polonya ile Ukrayna'nın ortaklaşa düzenleyeceği 2012 Avrupa Şampiyonası yolundaki mücadelemize yine amansızca mı başlayacağız, yoksa artık futbol oynamaya mı çabalayacağız?

4 Ekim 2009 Pazar

Hesabını soracağız !



10'uncu haftadaki Galatasaray maçına 2 hafta kala ilk gördükleri sarı-lacivertlilere vereceklerini (3 puanı vermek) bilemedik!

İhanete uğradık, Şükrü Saracoğlu'nda hesabını soracağız.

3 Ekim 2009 Cumartesi

Olimpiakos 89-77 Fenerbahçe


Basketbolcularımızın hazırlık maçları devam ediyor. Bugün de sanırım Greer transferinin şartlarından biri olarak Olimpiakos'a konuk olduk. Eski takım arkadaşlarını ziyaret etme fırsatı bulan Greer'a takım arkadaşları ve eski koçu hediyeler vermişler.

Maçı izleyemediğimiz için fazla yorum yapmak mümkün değil. Ancak istatiktikler ilk yarıda açılan farkı ikinci yarıda ancak koruyabildiğimizi gösteriyor. Maç içinde fark 23 sayıya kadar çıkmış. Olimpiakos'un bütçesini de hesaba katınca arada bir güç farkı olduğu açık. Yine de Mirsad ve Kinsey gibi oyuncularımız kadroya dahil olduktan sonra çehremiz biraz daha değişecektir.

(27-22, 22-11, 21-23, 19-21)
Olympiakos: Papaloukas 6, Childress 18, Vouisitts 4, Wafer 8, Bourousis 8, Halperin 6, Kleiza 11, Vasilopoulos 4, Glyniadakis 2, Schortsanitis 6, Beverley 8, Teodosić 7
Fenerbahçe: Solomon 2, Omer Onan 4, Rasim 9, Semih 6, Giricek 9, Mrsic, Greer 12, Oguz 9, Omer 10, Serhat Çetin, Preldzic 16

Blog Widget by LinkWithin