İstikrar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstikrar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Tekerrür Etmeyen Tarih İstiyoruz!

Sezonu açmamızın üzerinden 2 ay geçti. Young Boys'a elenerek Şampiyonlar Ligi'ne, PAOK'a elenerek Avrupa Ligi'ne başlamadan veda ettik. Önümüzde sadece yerel hedefler kaldı. Halbuki Fenerbahçe Dergisi'nin Temmuz sayısının kapağını "Şimdi Kocaman Hedeflerimiz Var" söylemiyle süsleyecek kadar emindik teknik direktör değişikliğinin bu sefer takıma seviye atlatacağından. Yönetimin özgüveni de şüphesiz camiadan geliyordu. Fenerbahçe taraftarının resmi sitesi antu.com'da ayrı ayrı anketlerde Daum'un kovulması ve Aykut'un teknik direktör olması için %70 gibi görülmemiş bir destek vardı.

"Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek"

Unutkanlık ve sabırsızlığı, Türkiye'nin bir kopyası olan Fenerbahçe camiasının en büyük hastalıkları olarak tanımlarsak hata etmiş olmayız sanırım. Albert Einstein'ın, "Delilik aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir." sözü de sanki bu hastalıklardan kurtulamayan bizler için söylenmiş gibi. Zira son 10-15 yılda takım dibe vurmadığı sürece teknik direktör değişikliğinin kısa vadede takıma sınıf atlattığına dair tek bir örnek yok. Aykut Kocaman her ne kadar 1 yıl boyunca takımla birlikte olsa da bu değişimin sancılı olacağı "değişim" söylemine yapılan vurgudan belliydi. 15 yıldır olanları bile bile camianın beklentisini düşürecek, takımın ve Aykut Kocaman'ın üzerindeki baskıyı azaltacak söylemler yerine bizzat Aykut Kocaman ve yönetim tarafından yapılan iddialı açıklamaların ardından bugünkü durumun hiçbir savunması da olmuyor haliyle.

Sabır

Hedeflerden birer birer sapınca geriye tutunacak tek dal kalıyor o da sabır. Aksi halde taraftarından futbolcusuna, yönetiminden teknik direktörüne kadar giydirmeden rahatlamaz bu bünye. Zira suç bulunamayacak hiçbir hücre yok camia içinde. Ancak o da yıkımdan başka hiçbir şeye yaramıyor. Peki biz Fenerbahçe'nin Teknik Direktörü olan Aykut Kocaman'a her şartta destek verip sabredebilecek miyiz? Zamanı geri alma şansımız olmadığına göre şimdi Aykut Kocaman'a sıkıca tutunmanın zamanıdır. Ancak o sınavı geçmenin önündeki en büyük engel de yine unutkanlık. Bir yandan teknik direktör istikrarı için bu kulüpte yeterince gayret sarfedilmediğini; Löw'e, Daum'a, Zico'ya haksızlık yapıldığını, Aziz Yıldırım'ın teknik direktör değirmeni bir Fenerbahçe yaratmasını eleştirirken diğer taraftan hemen Aykut'u gönderelim demek büyük bir çelişkidir. Yüzde 70 güven oyuyla göreve başlayan Aykut Kocaman için bu tarz söylemler yükselecekse bu en başta camianın ipiyle kuyuya inilmeyeceğinin delili olur. Bu nedenle Aykut'a sahip çıkması gerekenlerin başında taraftar geliyor. Benzer şekilde teknik direktörün görev süresini doldurmasına müsaade etmediği için eleştirilen yönetimin iki yıl daha görev süresi bulunduğu halde istifaya davet edilmesi de ayrı bir çelişkidir. Bütün bu çelişkili söylemler kafaların ne kadar karışık olduğunu gösteriyor. Bu kafa karışıklığının altında da medyanın güdümündeki camianın etkisiyle verilen birbirinden tutarsız kararlar yatıyor.

Lige Dönüş

PAOK maçı artık geçmişte kaldı. Önümüzde şampiyonluğun yürüye yürüye kazanılmadığı örneklerle tespit edilmiş Türkiye Süper Lig'i var. Bu sarsıcı sezon başlangıcının yarattığı yıkımı bir kenara bırakırsak, Young Boys ve PAOK gibi takımlara diş geçirememiş bir takım olarak artık hiçbir rakibimizi küçümseyecek halimiz yok. Bunun da ligde başarılı olmamıza faydası dokunabilir. Ayrıca alternatif sıkıntısı yaşanan kadromuzun yoğun maç temposu içerisinde kırılgan bir yapıya bürünmesi en büyük korkularımızdan biriydi. Geçen sezon Şubat ayındaki maç trafiğinde verilen kayıplar nedeniyle şampiyonluğun kaçtığını, Daum'un gönderildiğini ve hatta bugün Avrupa'ya henüz Ağustos ayında havlu attığımızı söyleyebiliriz. Böyle kırılgan bir yapılanma için de Türkiye Ligi yeterince ciddi bir hedeftir. Daha sezon başında yoğun maç programı nedeniyle Gökhan, Emre ve Volkan gibi alternatifsiz oyuncularda baş gösteren sakatlıklar bile henüz futbolunu oturtamayan takımımızın birden çok kulvarda mücadele etmek için hazırlıklı olmadığını gösteriyor.

Takım oyununun oturması için bir süre daha bekleyeceğiz. Şimdiye kadar kaybettiğimiz herşey temelde bu sürecin sonucu. Sorunları oyuncu performanslarına indirgemek, atılamayan veya yenilen gollerin faturasını bir veya birkaç futbolcuya yüklemek bence yanlış. Gerek Trabzonspor gerekse de PAOK maçlarında yenilen goller sorunun takım savunmasında olduğunu adeta bağırıyor. Takım savunmasını öne çıkartmaya çalışırken bu riskleri de en aza indirmek Aykut Kocaman'ın işi. Aykut Kocaman'ın ihtiyacı da zaman. Bunun dışında maç ile ilgili yazacak fazla birşey yok. Emre'nin attığı şık golle öne geçtik, farkı arttıramayınca artan tedirginlik ve yorgunlukla tempo düşürdük. Takım savunmasındaki bir zaaf neticesinde kalemizde golü gördük. Kalan 15 dakika fiziksel açıdan da yeterli düzeyde olmayan bir takımın 2 gol bulması için çok kısa bir süre. Bu nedenle de Avrupa'ya havlu attık. Şimdi Manisaspor maçı takımın özgüveni için önemli. Zira sezon başından beri elle tutulur galibiyetimiz yok, takım kaybetmeyi alışkanlık haline getirmeden bu gidişatı tersine çevirmek zorundayız.

10 Ağustos 2010 Salı

Taraftarın "Kocaman" Sorumluluğu

Aşağıda yaz boyunca Fenerbahçe Taraftarının Resmi Sitesi olarak bilinen antu.com'da teknik direktör kararlarıyla ilgili açılmış olan anketlerin bir listesi var. (Yüksek çözünürlük için resme tıklayın.)



İlk anket Haziran başında açılmış. Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile elde ettiği tarihi şampiyonluğun ardından güçlenen yerli teknik direktör furyası taraftarın da aklını başından almış ve %57.41'lık bir oranla yerli teknik direktör istemişiz. Oylamaya katılanların sadece yüzde 16.69'u kaybedilen şampiyonluğa rağmen Daum'un görevde kalmasını istemiş.

Haziran'ın ortalarına gelinirken Daum'un sözleşmesinin feshindeki pürüzler nedeniyle takımda kalma ihtimali gündeme gelince açılan ankette daha net bir soru soruluyor, "Daum kalsın mı, gitsin mi?". Sonuçlara göre her 4 kişiden 3'ü Daum'un gitmesi gerektiğini savunuyor. Hemen sonraki hafta Daum ile kızışan pazarlıklarda iplerin kopma noktasına gelmesi ve sezonu erken açacak Fenerbahçe'nin yaklaşan maçları artık ihtimalleri de azaltıyor. Takımı 1 yıldır yakından takip eden Aykut Kocaman ismi daha güçlü bir şekilde dillendiriliyor. İşte bu sırada Antu yetkilileri Aykut Hoca hakkında taraftarın nabzını tutmaya karar veriyor ve 22 Haziran'da açılan yeni ankete göre taraftarın yüzde 72.24'ü Aykut Kocaman ismi üzerinde birleşiyor. 3 gün sonra da Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi Daum'un görevine son verip yerine Aykut Kocaman'ı getiriyor.

Umut vermeyen hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi'ne havlu atmamızın ardından açılan son ankette taraftara "Aykut Hoca hakkında dün ne düşünüyordun, bugün fikrin değişti mi?" sorusu yöneltiliyor. "Aykut Kocaman gelsin mi?" anketinde "evet" diyenlerin yüzde 72.24 olduğunu hatırlarsak, bu ankette de "güveniyordum" diyenlerin oranının yüzde 71.83 olması anketin tutarlı olduğunu gösteriyor. Ancak Aykut Kocaman'a güvenenlerin yüzde 20'sinin hayal kırıklığına uğradığını ve fikirlerinin tamamen değiştiğini de görmek kafaları karıştırıyor. Bu takım şimdiye kadar sadece 2 resmi maça çıktı. Kaçan balık büyük olsa da; Mehmet Topuz, Özer, Lugano ve Gökhan Gönül gibi as oyunculardan mahrum, 1 numaralı santrafor transferini henüz yapmamış bir teknik adama duyulan güvenin 2 maçta zarar görmesi düşündürücü.

Bu anketlerin Fenerbahçe taraftarını değerlendirmekte ne kadar sağlıklı bir kaynak olduğu tartışılır. Ancak ne Zico, ne Aragones, ne de Daum üzerinde, Aykut Hoca üzerinde sağlanan fikir birliği sağlanmadı. Bu açıdan bakılınca Aykut Hoca'nın göreve getirilmesinde kamuoyu baskısının etkisi göz ardı edilemez. Bir başka deyişle, bu rakamlar taraftar ne istediyse onun yapıldığını gösteriyor. Yönetimin taraftarın sesine kulak vermedeki ölçüsü ne olmalıdır o başka bir yazı konusudur. Burada önemli olan camianın bugün beyaz dediğine olası kötü sonuçlar sonrasında siyah dememesidir. Aksi bir yaklaşım Aykut Kocaman'a duyulan güvenin içinin ne kadar boş olduğuna, onun sadece içimizden biri olduğu için bu göreve getirildiğine delil olur. Futbol bilgisi, tecrübesi ve vizyonuna güvenilerek takımın başına getirilen Aykut Kocaman'ın bu özellikleri 1 sene içinde sonuçlara bağlı olarak değişmez. Aksine Christoph Daum'a göre 3-4 yıllık Bundesliga tecrübesine bedel olan 1 yıllık Fenerbahçe kariyeri Aykut Kocaman'a çok şey katacaktır.

Neticede, 3 direk arasından geçmeyen topların camianın fikrini değiştirdiğine yakın tarihimizde fazlasıyla şahit olduk. Şimdi merak edilen Aykut Kocaman'ın gelmesi için "EVET" diyen taraftar ve yönetimin bu kararın arkasındaki kararlılıkları ve asıl devrim olan Aykut Kocaman'ın görevde kalması için gösterecekleri sabırdır.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Aykut Kocaman'ın gelişi devrim midir?


Aziz Yıldırım'ın önce 19 Mayıs'taki basın toplantısında, sonra da 27 Mayıs'taki Düzce tesisleri temel atma töreninde Fenerbahçe futbol takımının geçen sene başarılı olduğunu söylemesinin üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Ancak takımın teknik kadrosu kısa sürede tamamen değişti. Başkan iki açıklamasında da "bence" ifadesini ısrarla kullanıyor. Akabinde Haziran ayının ilk yarısında ne olduysa oluyor. İstanbul'a çağrılan Christoph Daum'un yönetimle yaptığı toplantının ardından "sözleşmeyle belirlenmiş çerçevede" görevini sürdüreceğinin açıklanması; basın açıklamasının detaylarına bakınca bunun bir inatlaşmadan ibaret olduğunun anlaşılması, Alman hocayla uzun pazarlıklar sonucu yolların ayrılması, Aykut Kocaman'ın sahaya inmesi ve son olarak yönetimin Daum'un başarısızlığının kamuoyu tarafından onaylandığını iddia ederek kendisini haklı çıkarması geride kalan iki ayın özeti gibi gözüküyor.

İki ay önce Aziz Yıldırım'ın yaptığı açıklamalarla ve son olarak yayınlanan "Fenerbahçe Spor Kulübü" imzalı basın açıklamasının taban tabana zıt olması Fenerbahçe'de kararların camianın nabzına göre şekillendiğini gösteriyor. Bence bu açıklamalardan çıkartılabilecek biri olumlu diğeri olumsuz iki çarpıcı sonuç var. Mayıs sonuna kadar kulüp başkanı tarafından başarılı kabul edilen bir takımın teknik adamı başkanın muhafazakar söylemlerinin aksine tazminat ödenerek görevden alınıyor. Bu, Aziz Yıldırım'a yapışmış "astığım astık, kestiğim kestik" üslup ile çelişen, kulüp içi demokrasi ve camianın sesine kulak veren yönetim anlayışının delili sayılabilecek bir durumdur. Bir insanın düşüncesinin 1 ayda tamamen tersine dönmeyeceğini varsayarsak, bu işin olumlu tarafı.

Olumsuz tarafı ise yönetimin camianın nabzına göre karar verip, en risksiz adımları atması, suya sabuna dokunmamasıdır. Türkiye'de rüzgarın yönünü belirleyenlerin başında medyanın geldiğini kabul edersek yönetim anlayışının buna dayanmasındaki sakıncalar daha net bir biçimde ortaya çıkıyor. Zamanında Terim rüzgarıyla Löw'ün gönderilip Rıdvan'ın göreve getirilmesi, takımı iyi çalıştırmayan Mustafa Denizli'nin sezon ortasında gönderilip yerine disiplinli Lorant'ın getirilmesi, rahat Zico'nun yerine disiplinli Aragones, umursamaz Aragones yerine eski dost Daum; eski dost, yeni paragöz Alman Daum'un yerine içimizden biri, "git deyince giden" Aykut Kocaman'ın getirilmesi bu yönetim anlayışının bir gelenek haline geldiğini gösteriyor. Kocaman'ın göreve gelmesinde Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile elde ettiği şampiyonluğun ardından ivme kazanan milliyetçi akımın etkileri de göz ardı edilemez. Yönetimin bu zaafı camiaya ve taraftara büyük bir sorumluluk yüklüyor. Zira bu yönetim doğru veya yanlış camianın sesine kulak veriyor.

12 yıllık başkanlık tecrübesine rağmen Aziz Yıldırım ve yönetimlerinin özellikle futbol takımı söz konusu olunca icraata dökemediği en güçlü söylem "istikrar" olmuştur. Bu anlayışın Aykut Kocaman döneminde devam edeceğinin garantisi olmasa da, 12 yılın bıraktığı intiba endişelenmek için yeterli. Diğer taraftan Rıdvan ve Mustafa Denizli gibi iki Türk teknik direktörle sezon açmış olan Fenerbahçe için yeni bir Türk ile çalışmayı "devrim" olarak dillendirmek de çok doğru değil. Zira son 12 yılı göz önüne alacak olursak Fenerbahçe'de "Devrim" bir teknik direktörün gelmesi değil, gitmemesiyle olur. Önümüzdeki dönemin devrim niteliğinde olup olmayacağını da camia ve yönetimin Aykut Kocaman'a kötü günde vereceği samimi destek gösterecektir.

13 Haziran 2010 Pazar

İstikrar Teğet Geçmesin

Son haftada kaybedilen şampiyonluktan sonra gözler teknik direktör konusunda verilecek karara çevrilmişti. Zira şampiyon olamayan teknik direktör ile yolları ayırmak Fenerbahçe'nin yazılı olmayan bir kuralı gibi işledi bugüne kadar. Fenerbahçe tarihinin en uzun süre başkanlık yapan isimlerinden biri olan Aziz Yıldırım'ın son haftada kaybedilen ikinci şampiyonluktan sonra da bu kuralı yine işletip işletmeyeceği merakla bekleniyor.

Büyük resme bakıldığında Fenerbahçe tarihinde istikrar vurgusunun en güçlü yapıldığı dönemdeyiz. Ancak bu çabanın en azından futbol şubesi için söylemlerin ötesine geçtiğini söylemek kolay değil. Futbol şubesinin son dört sezonda dört farklı teknik direktörle çalışma ihtimalinin güçlü bir şekilde dillendirilmesi bile istikrar savunucusu bir yönetimi rahatsız etmeli.

Trabzonspor maçının üzerinden tam bir ay geçti. Fenerbahçe'nin sözleşmeli teknik direktörü Christoph Daum'un akıbetiyle ilgili sağlıklı bir bilgi almak mümkün değil. Futbolcular ondan "eski teknik direktörümüz" diye bahsediyor, yeni transferimiz Aykut Kocaman'ı "takımın eski sportif direktörü yeni teknik direktör" olarak tanıtıyor. Ancak Daum'un sözleşmesine son verileceği yönündeki söylentiler karşısında yönetim cephesinin süren sessizliği, bilgi kirliliği içerisinde zararlı tartışmalara yol açıyor.

Diğer taraftan, Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor'da kısıtlı imkanlarla lig şampiyonluğuna ulaşmasının ardından ortalığı kasıp kavuran Türk ve genç teknik adamlarla çalışma heyecanı yönetimimizi de etkilemişe benziyor. Ancak bu karşısında durulamayacak bir rüzgâr değil. Sezonu Fenerbahçe'nin 103 gollük rekorunu kırarak şampiyon olma iddiasıyla açan ancak 34'üncü hafta sonunda sadece 61 golle 10 puan arkamızda kalan Galatasaray'ın Rijkaard ile yola devam etmesi bunun en yakın örneğidir. Fenerbahçe cephesinde ise ağızları bıçak açmıyor. Camia da ister istemez takımın müstakbel teknik direktörü Aykut Kocaman'a kendisini hazırlıyor.

Aykut Kocaman'ın teknik direktörlüğe getirilmesi geçen sezon büyük umutlarla öne sürülen Futbol Direktörü makamını ve şube istikrarını da tehdit ediyor. Aykut'un hem görevini sürdüreceği hem de teknik direktör olacağı söylentileri aslında Türk futbolunda çığır açabilecek bir hamlenin 1 yıllık deneme süresinin ardından rafa kaldırılması anlamına geliyor. Bence geçen sezonun dibe vurmuş hastalıklı kadrosunun tedavisinde ve sezon içinde yaşadığımız onca sıkıntıya rağmen yarıştan kopmamamızda Daum ve Aykut'un birlikte çalışmalarının payı büyüktü. Daum gibi Türkiye şartlarına alışkın bir teknik adamın sezon sonunda yaptığı açıklamada Bundesliga'da 4 sezon geçirmiş gibi yorulduğunu söylemesi bile olası bir görev değişimi halinde Aykut Kocaman'ı ne kadar ağır bir yükün beklediğini gösteriyor.

Malatyaspor'un başındayken bile taraftarların yönetim için yaptıkları istifa çağrılarını kendi istifasıyla susturacak kadar duygusal bir yapıya sahip olan, Aziz Yıldırım'a "ben biraz düşüneyim" diyemeyecek kadar romantik bir Fenerbahçeli'nin ipi kuyuya inmek için ne kadar tekindir, tartışılır. Zira benzer bir tabloyu Löw'ün ardından "Fenerbahçe'nin Fatih Terim'i" sözleriyle göreve gelip ilk Avrupa sınavında MTK'ya elenince ısrarlara rağmen istifa eden Rıdvan'da yaşadık. Son 20 yılın en kötü sezonlarından birisi 3 farklı teknik direktör ile tamamlandı. Bu sezondan sonra Aziz Yıldırım alternatifsiz kadrosunda yaşanan sakatlıklar nedeniyle sezon sonunu getiremeyen Löw ile yolları ayırmakla en büyük hatasını yaptığını itiraf ediyordu. Bugün yaşananları da göz önüne getirince Aziz Yıldırım dönemi kendi içinde tekrar eden bir tarih gibi görünüyor.

Tıpkı son anketimizdeki eşitlik gibi, camia içinde de azımsanmayacak bir kesim futbol şubesinde istikrar söyleminin sözde kalmasından rahatsızlık duyuyor ve aradan 12 yıl geçmiş olsa da artık bir yerden başlanması gerektiğini düşünüyorlar. Aziz Yıldırım'ın dönüp dolaşıp ikinci kez başvurduğu bir isim olan Christoph Daum Fenerbahçe'de görev yaptığı 4 sezonda da Fenerbahçe'yi yarışmacı kimliğine yaraşır bir şekilde çalıştırarak finallerin takımı haline getirdi. Bu yeni dönemde de kendi takımını kurmasına izin verilirse neler yapabileceğini biliyoruz. Ancak geçen 1 aylık sürede takınılan tavır Daum ihtimalini zayıflatıyor. Gönül ister ki, Aykut Kocaman yetkilerini kullanarak Daum ile göreve devam etme kararı alsın, hem Daum'a sağlıklı bir çalışma ortamı sağlasın, hem Fenerbahçe'nin yıllardır zarar veren istikrarsızlık ezberini Futbol Direktörlüğü makamının da değerini yükselterek bozsun, hem de kulübü gereksiz tazminat yükünden kurtarsın. Ancak ne olursa olsun, inşallah verilecek karar Fenerbahçe için tarihteki kötü örneklerin tekerrür etmediği bir dönem ve zaferler getirir.

18 Mayıs 2010 Salı

Daum kalmalı mı, gitmeli mi?

İki kongre üyesi tartışıyor...

S: Kalmalı.

İ: Neden kalsın?

S: Neden gitsin?

İ: İki kere aynı hatayı yapan işçi uyarılır, üç kere yapan ceza alır, fazlasını yaptığında hala devam ediyorsa iş akti sona erdirilir.

S: Kurduğu takımları takım gibi oynattığı için mi?
Fenerbahçe tarihinin en başarılı teknik direktörü olduğu için mi?
Fenerbahçe’nin başında sadece 2 kez katıldığı Şampiyonlar Liginde çeyrek final görmediği için mi?
Olcan Adın, Mahmut Hanefi, Kemal Aslan gibi genç yıldızları körelttiği ve kaybettiği için mi?
Yoksa Selçuk, Ümit Özat, Serhat, Aurelio, Nobre gibi adamlara sınıf atlattığı için mi?
Transferde az hata yaptığı için mi?
Daha az hata, daha az israf, daha az heyecan anlamına geldiği için mi?
Herkesin hem fikir olduğu oyuncu değişikliklerini yapmadı diye mi?

Daum iki kez son haftada kaybetti ama kaybetmek hata değil sonuçtur. Tekrarlanan da sonuç, hata değil.

Ortada aynı hatayı ikinci kez yapan biri varsa Daum'u takımda tutmamak için mazeret arayanlardır.

İ: Böyle çöküşlere sebep olanlar gider, ben bu değişim karşıtlığını anlamıyorum. O zaman bir gelen hiç gitmesin, hep kalsın. Hep destek tam destek ne demek, bu mu? Anlamadım.

S: Sen kendini bildin bileli olan şeyin tekrar yapılmasını istiyorsun. Eğer asıl değişim isteyen varsa o da benim.

İ: Loser ile devam etmek değişim midir?

Zico'ya gitmemeli dedik, Daum'un ilk seferinde gitmesin dedik, değil mi? ;)
Deniz Baykal'a yapışan CHP’liler gibi mi yapalım, sonsuza kadar kalsın istikrar adına o zaman.

S: İstersen 1907'den beri teknik direktör gitmesin demiş ol. Neticede verilen kararlardan bahsediyorum. Verilen kararlar zerre kadar değişmiyor. Eğer bir statükoculuk varsa o başka adreste. İlk defa yapılacak birsey istiyorum. Fenerbahçe tarihinin en başarılı teknik direktörü loser da olsa onun arkasında durulmasını istiyorum. Löw 1, Daum 2, Zico 3, sonu nereye gidiyor bu işin?

Yıllardır gitmesin dedik. Dedik de ne oldu? Bunu söyleyebilme özgürlüğümüz var, ona da şükür tabi. Ancak verilen kararlar hiçbir zaman değişmedi.

Açık ve net söyleyeyim, bu cesareti gösteremezse eğer Deniz Baykal'a yapışan CHP’lilerden farksız hissederim kendimi Aziz Yıldırım’a oy verirken.

...

Konuşma sırası Başkan Aziz Yıldırım'da...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Reçete İslâm Çupi'den

Ligin son bölümünde müthiş bir performans sergileyen ve son 11 haftada sadece 4 puan kaybeden Fenerbahçemiz'in bu süreçte yediği tek gol şampiyonluğa mal oldu. 23'üncü haftada oynanan Büyükşehir Belediyespor maçından sonra "kalan haftalarda sadece 1 gol yiyeceğiz ve sadece 4 puan kaybedeceğiz" dense Bursaspor'un ne yapacağına bakılmaksızın şampiyon oluruz denirdi. Bursaspor beklenenden iyi bir performans sergiledi ve şampiyonluk için yeterli puanı aldılar. Bir gol uzağında kaldığımız şampiyonluk gidince sezona kayıp sezon muamelesi yapmayı bırakmamız gerekiyor. Fenerbahçe tarihi sabırsızlık, öfke ve şaşkınlıkla verilen saçma kararlar neticesinde ödenen ağır bedellerle dolu. Artık Fenerbahçe aklıselim ile yönetilmek zorundadır. Aklıselim de gereksiz detaylara takılmamayı, büyük resme odaklanmayı gerektirir. Fenerbahçe büyüklüğü kupa büyüklüğü değildir. Kaçan kupalar elbette önemlidir ama herşey değildir.

Şimdi sakin kafayla düşünüp 2006'da yapılan hatayı tekrarlamamak gerekiyor. 15 Mayıs 2006'da Aziz Yıldırım'ın istifasıyla neye uğradığımızı şaşırmıştık. Bugün de sezon başında verilen "3 yıl üst üste şampiyonluk" hedefi akıl tutulmasına sebep olmamalıdır. 3 direk arasından geçmeyen bir top sezonun kağıt üstünde kaderini değiştirebilir, ancak bütün kulvarlarda yarışı son haftaya taşıyarak tamamlanan bir sezon başarısızlığın resmi olarak yansıtılamaz.

Trabzonspor karşısında elimizden gelen herşeyi yaptık. Onlarca gol pozisyonundan sadece bir gol çıkartabildik. Direkler, etten duvar ören Trabzonspor savunması ve kaleci Onur ikinci gol için geçit vermedi. 1-0 öne geçtikten sonra Trabzonspor'un Burak'ın inanılmaz vuruşuyla beraberliği yakalaması ilk yarım saatin skorunu belirledi. Büyük efor sarfedilen bu periyodun neticesinde skorbordda 1-1 yazıyor olması bile başlı başına moral bozucu bir durumdu. Herşeye rağmen Fenerbahçe oyun disiplininden taviz vermeden gol aramaya devam etti. Bu arayış son dakikalara kadar devam etti ancak girdiğimiz sayısız gol pozisyonundan ikinci golü çıkartamadık.

Tıpkı maçın kendisi gibi maçın sonrası da 2006'ya benzedi. İşin güzel tarafı Fenerbahçe yönetimi daha önce çaktığı sınava bu sefer doğru cevabı bilerek girecek. Popülist yaklaşıp bile bile yanlış yapmak isterlerse de yine onların tercihidir. Yarından itibaren hiçbir şey kaybedilmemiş gibi önümüzdeki sezonun hazırlıklarına başlayıp, dimdik ayakta olduğumuzu cümle aleme göstermenin zamanıdır. Şimdi İslam Çupi'nin sözü duvarları değil icraatleri süslesin. Biz Fenerbahçe'yi şampiyonlukları için sevmiyoruz, sizin kararlarınız da kaçan şampiyonluklara göre şekillenmesin.

16 Mayıs 2010 Pazar

Aynı Hataları Yapmayacağız


Birçok Fenerbahçeli'nin hafızasında 14 Mayıs 2006 tazeliğini koruyor. 2005-06 sezonu, "diğerleri" ile aramızdaki çizginin iyice belirginleştiği bir sezondu. Zira Fenerbahçe'ye karşı Türk futbol tarihindeki en somut birleşme bu sezonda gerçekleşti. Konyaspor deplasmanında Anelka'nın kaleciye faul yaparak attığı golün geçerli sayılması, isyan etmek için mazeret arayan 'Diğerleri'ni harekete geçirmişti. Rakiplerimiz bu golün verilmesine gönderme yaparak "El değmemiş temiz bir lig istiyoruz" pankartlarıyla çıktılar sahaya. Ardından devre arasında o zamanki Federasyon Başkanı Levent Bıçakçı koltuğundan oldu ve Ulusoy adeta darbeyle geri döndü.

İşte bütün bunlar olurken Fenerbahçe camiasında büyük bir uyku hali hakimdi. Herkesin aklı fikri gelecek planlarındaydı. Fenerbahçe taraftarının mutsuz olması için Nobre'nin "upgrade" edilmemesi, Luciano ve Servet'in defansı, Ümit'in sağ ayağının dışı veya Daum'un vizyonsuzluğu yeterliydi. Belki Fenerbahçe tarihinin en "takım" futbol kadrosu sahadaydı ama 3 sene önce bu takımın hayalini kurup Gençlerbirliği karşısında savaşan futbolcularını elleri patlarcasına alkışlayanlar bugün bu savaşan takımdan sıkılmış gibiydiler. Takımlarının savaşan ve kazanan takım olması onlara keyif vermemeye başlamıştı. Bu tavır şüphesiz medyanın "önemli olan Avrupa'da başarı" savının taraftardaki yansımasıydı. Bu kıymet bilmeme hastalığının bedelini maalesef bir ömür boyu unutamayacağımız Denizlispor maçıyla ödedik. Hep kazanan, ama Fenerbahçe taraftarını bir türlü mutlu edemeyen takım 82 gibi rekor bir puanla lig ikincisi oldu. Kaçan şampiyonluğun ardından ben de dahil birçok kişi Ulusoy federasyonu ve Fenerbahçe düşmanlarını sorumlu tuttu bu kayıptan. Ulusoy belasını kendi başımıza nasıl sardığımızı ise hiç düşünmedik. İşte o belayı başımıza saran son yıllarda en çok şikayet edilen, ligi ve lig şampiyonluğunu değersiz görme ve maç seçme hastalığıydı. Virüs de ilk defa 2005-06 sezonu taraftarında kendini göstermişti.

Teşhis koymak için 3 yıl beklemek zorunda kaldık. Bu salgın aradan geçen yıllarda futbolcusundan, yöneticisine ve teknik ekibine birçok kademeye bulaştı. Bu virüsten, Zico şampiyonluğu kaybedince "Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık" diyebilecek kadar etkilenen Aziz Yıldırım'ın sezon başında uykudan uyanıp her yolun şampiyonluktan geçtiğini, altını çize çize camiaya anlatması bu salgından kurtulmak için atılabilecek en somut adımdı. İşte teşhis orada kondu. Bu salgının ne kadar büyük bir illet olduğunu sezon içinde yaşanan gece gündüz gibi farklı dönemlerde net bir şekilde görebiliyoruz. Zira iyileşme süreci sancılı geçer. Son 10 haftada biraz da kısmetleriyle sadece 2 puan kaybeden takım yoğun çabaların ardından bu camianın şu an için en sağlıklı birimi gibi gözüküyor. Ancak camiadaki çatlak seslerden elindekinin değerini bilmeyen, şımarık bir kitlenin halen varlığını sürdürdüğünü anlayabiliyoruz. Bunu tamamen ortadan kaldırmanın da imkanı yok. Zira insan yaradılış gereği sabırsızdır, sabırsızlık da bu hastalığın besin kaynağı. Ancak Fenerbahçeli, takımının, teknik ekibinin, yönetiminin ve içinde bulunduğu durumun iyi taraflarının farkında olup, aksayan taraflara sabırla yaklaşarak istikrar peşinde koşmayı temel felsefe benimseyebilirse camia bu tür hastalıklara karşı her zaman dirençli olur. Aksi halde teşhisi konamayan yeni hüsranlar yaşanmaya devam eder.

4 yıl aradan sonra Fenerbahçe, Trabzonspor karşısında büyük bir sınav verecek. Ligdeki tablo 14 Mayıs'takiyle hemen hemen aynı. Ancak verilecek sınav bence sahadan ziyade maçın sonrasında camianın takınacağı tavırlar ve gelecek planlamalarıyla alakalı olacak. Zira bu takım uzun süre hastalıklarla boğuşmasına rağmen bugün bulunduğu konum itibarıyla şampiyonluğu fazlasıyla haketmiştir. Bugün Trabzonspor karşısında alınacak sonuç bu gerçeği değiştirmeyecektir, değiştirmemelidir. Hani Fenerbahçe'nin en başarısız branşı futbol şubesi denir ya, aksine en büyük hastalığını yenen Fenerbahçe futbol takımı sezonun en başarılı Fenerbahçe takımıdır. Yetenekleri ölçüsünde iyi niyetle mücadele ettikçe de kazanan oldular ve inşallah da olmaya devam edecekler. Fenerbahçe 3 yıllık yapılanmanın ilk yılında iskelet kadrosunu hem sportif anlamda başarıdan taviz vermeden hem de hastalıklarından arınarak oluşturmuştur. Alınacak lig kupası ancak bu işin kaymağı olur. Neticede bugün Fenerbahçemiz'in camiasıyla kenetlenerek hakettiği şampiyonluğa ulaşacağına sonuna kadar inanıyoruz ancak bu maç ölüm kalım maçı değildir, altını çizmekte fayda var.

11 Ekim 2009 Pazar

"En istikrarlı dönem!"


2010 Dünya Kupası eleme gruplarında grup ikincisi Bosna-Hersek'in 4 puan gerisindeki milli takımımızın teknik direktörünün açıklamalarına kulak verelim:

"25’i özel, 30’u resmi 55 maç yaptık. 26 galibiyet, 16 beraberlik ve 13 yenilgi aldık. Bu dönem, tüm zamanlar içinde bir teknik adamın bir defada milli takımda en uzun görev aldığı dönemdir. En fazla maç kazanıp, en az yenildiği dönemdir, en istikrarlı dönemdir."

"Son iki maçın sonucunda tüm ümitlerimiz bitebilir. Ancak böyle olsa dahi Milli Takımın yakaladığı başarıyı gözardı etmemeli."


Bu açıklamaların ertesi gününde oynanan karşılaşmalarda Bosna-Hersek deplasmanda herşeyimiz Estonya!'yı 2-0 yenerken, "en istikrarlı dönem"ini yaşayan millilerimiz de Belçika'ya 2-0 mağlup oldular.

Grupta son maçlara girilirken milli takımımız grup ikincisi Bosna-Hersek'in 7 puan gerisinde. Biliyoruz ki; "Amansız, Rakibine Diz Çökmez. Amansız Asla Pes Etmez." 70 milyonun içinden çıkan yüzlerce futbolcuya karşın, biz futbolu amansızca oynamaya devam edelim; 4,5 milyon nüfuslu Bosna-Hersek "futbol oynasın".

Polonya ile Ukrayna'nın ortaklaşa düzenleyeceği 2012 Avrupa Şampiyonası yolundaki mücadelemize yine amansızca mı başlayacağız, yoksa artık futbol oynamaya mı çabalayacağız?

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Dejavu

Daum & Yıldırım
Yıl 2003... Fenerbahçe 3 ayrı teknik adamın görev yaptığı bir sezonu geride bırakırken takımın başına en son Austria Wien'i çalıştıran Daum getiriliyordu. Aziz Yıldırım döneminin futboldaki altın çağının yaşanacağı yıllar Daum'un bu imzasıyla başlamıştı. Ümit milli takım futbolcuları üzerine nokta yabancı transferlerle kurulan son yılların en hesaplı kadrosu merdivenleri adım adım çıkarken, Daum'un en büyük yardımcısı ilk sezon alınan şampiyonluk olmuştu şüphesiz. Çoğu ümit milli takım seviyesinde 10'dan fazla yeni transferle girilen bir sezonda, son şampiyon Beşiktaş'ın 8 puan gerisinden gelerek şampiyon olmak bu tecrübesiz ekibin özgüven kazanması ve her hangi bir yıkıma uğramadan 3 yıl boyunca Türkiye'yi domine etmesinde büyük rol oynadı.

2003'te atılan temellerin üstüne yapılan takviyelerle üçüncü yılında rakiplerine karşı bütün maçları kazanan bir takım ortaya çıktı. Böyle bir sezonda kaybedilen şampiyonluğun üzüntüsü Aziz Yıldırım'ı bu krizi teknik direktör değişimiyle çözmeye itti ve Daum'un sağlık sorunları sebep gösterilerek kendisiyle sözleşme yenilenmedi. Sahada rakiplerini dize getiren, "Tek Büyük" olma yolunda önemli bir eşiği aşmak üzere olan Fenerbahçe, devre arasında Haluk Ulusoy'u darbeyle göreve getiren "diğerleri" tarafından aşağıya çekildi. Meşhur 14 Mayıs'ın ertesinde en büyük dileğim Aziz Yıldırım'ın kendi döneminin en parlak futbolunu oynayan bu takımı ayak oyunlarıyla alt etmeye çalışanların attığı oltaya gelmemesiydi. Daum ile yola devam ederek "Fenerbahçe Düşmanları"na göz dağı veren ve "Şampiyon Olamayan Teknik Direktör Gider" ezberini bozan adam olmak varken o yeni bir sayfa açmayı tercih etti.

Kulüp için çok önemli olan 2007 yılının öncesinde teknik direktör değişikliği Daum'u takımda tutmaktan daha büyük bir riskti. Bence Aziz Yıldırım zor olanı yaptı ve o sezon lig şampiyonluğunu Zico ile kazanmayı başardı. Ancak ertesi yıl Avrupa'da fırtına gibi esen takım ligde nal toplayınca Mayıs 2006'da bozulmayan ezber "Yürüye Yürüye Şampiyonluk" tabirinde vücut buldu ve Zico'ya patladı. Zico'nun artan maddi talepleri de işin tuzu biberi oldu. Neticede maceralı başlayıp Daum'un oturttuğu sistemle hayat bulan Zico'nun Avrupalı Fenerbahçe dönemi yine kaybedilen bir lig şampiyonluğuyla son buldu.

Son olarak Avrupa Şampiyonu İspanyol teknik adam Aragones ile başlanan sezon bir dibe vurma hikayesiyle sona ererken açılan yeni beyaz sayfanın başında tanıdık bir ismin imzası var. Christoph Daum. Yıl bu sefer 2009...

Daum'un işi bu sefer daha zor. Ondan önümüzdeki yılların iskeletini oluşturmaktan ziyade şampiyonluk bekleniyor. Yani ondan beklenen 2006'da Fenerbahçe'den ayrılmasına sebep olan o "basit" sonuç. Belki çoğunluk değil ama ciddi bir kesim de Daum ile şampiyonluğu garanti görüyor. Bu bir yandan Daum'a olan güvenden kaynaklansa da diğer taraftan lig şampiyonluğunun çantada keklik görülmesinden dolayı olası bir ikincilikte yıkımın büyük olacağını ve "şampiyon olamayan gider" söyleminin tekrarı için yeterli kamuoyunun şimdiden oluştuğunu gösteriyor.

Daum bu sefer ilk sezonunda Avrupa Kupası'na katılacak. Alacağı başarılı sonuçlarla hakkındaki "Avrupa'da başarısız" önyargılarını yıkabileceği gibi Mart ayına taşınamayan bir Avrupa serüveni de hem takımı hem de onu sezon ortasında hedef haline getirebilir.

Daum'un avantajı ise bu sefer eline tecrübesiz bir tayfa alıp zamanının yarısını onlara temel futbol bilgilerini aktarmakla uğraşmak zorunda olmaması. Aziz Yıldırım belki 3 yıllık I. Daum döneminde harcadığı paranın tamamını daha ilk yılında Daum'un hizmetine sunmaya hazır. Ligin zirvesinde Sivasspor ve Beşiktaş dışında eski teknik direktörüyle devam eden takım olmaması da avantajımız. Kilit, ilk yılda alınacak şampiyonluktur. O da bir teknik direktörün ilk sezonunda transferlerdeki isabet ve verime fazlasıyla bağlıdır. Umarım verimli bir transfer dönemi geçirir açılan bu beyaz sayfayı Fenerbahçe formasına eklenecek yıldızlarla süsler uzun yıllar kapatmayız...

20 Haziran 2009 Cumartesi

Potada Sezonun Ardından


Basketbolda bir sezon daha geride kaldı. Efes Pilsen karşısında 2-0 öne geçtikten sonra kaybettiğimiz seri bizleri derinden üzdü. Ama artık önümüze bakma zamanı. Son iki sezonda rakiplerimizi süpürerek aldığımız şampiyonlukların ardından Efes'in son bir atakla Ergin Ataman'a yönelmesiyle yeni bir rekabet doğdu. Başına geçtiği takımların kalitesini transferlerle yükselten Ergin Ataman geçtiğimiz yıllarda oyun kuruculuğunu Can Akın, Mustafa Abi veya uyum problemi yaşayan Amerikalılar'ın yaptığı Efes'e ister istemez seviye atlattı. Kerem Tunçeri, Ender Arslan ve hatta finallerde şans bulamayan Engin Atsür ve Milos Vujanic ile güçlü bir oyun kurucu rotasyonu kuran Ergin Ataman; Mario Kasun ile pota altına sınıf atlattı. Charles Smith ve Shumpert gibi iki etkili şutör ve finalin kilit oyuncusu Sinan Güler'in de katkılarıyla Efes Pilsen komple bir takım halini aldı. Bütün bu revizyona bakınca Türkiye'de basketbolun gelişimi için yatırım yaptığı sanılan Efes Pilsen'in finallerde 2-0 geriye düştükten sonra Federasyonu şube kapatmakla tehdit etmesine anlam verebiliyorum. Çünkü hiçbir ticari kurum bu revizyonları her sene yapmaya tahammül edemez.

Efes Pilsen geçen sezon kadrosunda bulunan Kerem Gönlüm ve Ender Arslan'ın dışında bütün oyuncularını gönderip yaptığı 10 transfer ve Ergin Ataman hamlesiyle son kurşununu atmıştı. Seride 2-0 geriye düşüldükten sonra işi çirkinleştirip ibreyi tersine çevirmeyi denediler. Neticede hayatta kalmayı başardılar. Bu yönetim tarzıyla Efes Pilsen'in altyapısıyla ayakta kalan lokomotif takım olarak tanımlanması zorlama bir ifadeden öteye geçmez. Aydın Örs takımdan ayrıldıktan sonra Efes Pilsen'in bir spor kulübünden bir ticarethaneye dönüştüğünü kabul etmek gerekir. Kaybedilen her şampiyonluktan sonra transfere bel bağlanması kulübü kuyunun dibine getirdi. Bu durum Efes Pilsen'in dillere pelesenk olmuş lokomotifliğinin de tekel olmasından kaynaklandığını gösteriyor. Taht sallanınca en kolay yol olan transfere başvuruldu. Neticede bir müessesenin sürekli kaybettiği bir alanda yaşaması mümkün değildir. Eğer Efes Pilsen basketbola yatırımlarında samimi olsaydı bunun bahsi bile açılmazdı.

Efes Pilsen'i bir kenara bırakıp kendi takımımıza bakacak olursak en önemli sorunumuzun 2 numaralı pozisyonda yaşanan istikrarsızlık olduğu gözüküyor. Bu pozisyonda 3 yıldır düzenli bir şekilde görev yapan Ömer Onan son iki şampiyonlukta savunmasıyla finallerin yıldızı olsa da genelde savunmasıyla rakibin en önemli oyuncusunu saf dışı bırakarak "yardımcı oyuncu" hüviyetinde bunu başarıyordu. 2007'de 2 numaralı pozisyonun hücum silahı İbrahim Kutluay, 2008'de ise Tarence Kinsey olmuştu. Bu sezon ise Ömer hem durduran hem vuran olmak zorunda kalınca aksaklıklar yaşandı. 35 yaşına basan ve geçen sezonun yarısında Yunanistan'a gittikten sonra geri dönmesine izin verilmeyen İbrahim Kutluay'ın yerine sezon başında Utah Jazz'dan Gordan Giricek transfer edilmişti. Koç Bogdan Tanjevic Gordan Giricek'in sakatlığı nedeniyle ligde sadece 15 maç oynayacağını bilse İbrahim'i bir sezon daha kadroda tutmak isteyebilirdi. Neticede dış atışlarda 38 yaşındaki Mrsic'in eline bakıyor olmamız bile bu bölgede takviyeye ihtiyaç duyduğumuzun apaçık göstergesi.

Bir başka sıkıntımız olan oyun kurucu pozisyonunda Solomon'un gelmesiyle bu sorunu büyük ölçüde aştık. Emir'in yardımıyla işi götürmeye çalışan Green, Solomon'un gelişiyle daha rahat oynamaya başlarken, Damir de tamamen 2 numaraya kayarak Gordan Giricek'in yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. Her ne kadar Solomon'un top kayıplarıyla başımıza işler açtığı söylense de herhangi bir oyun kurucu transferi olmadan Efes Pilsen karşısında hücumda kilitlenmeye çok müsait bir yapımız var. Eğer bir transfer söz konusu olacaksa da Solomon'dan daha az uyum sorunu çekecek oyuncu bulamazdık. Bu konuda teknik ve idari yönetim ellerinden geleni yapmıştır. Ancak 2 numaralı pozisyonun bir numaralı ismi olacak oyuncunun yokluğu hücumlarda tıkanmalara ve aksamalara sebep olmuştur. Bu zaafımızı iyi değerlendiren Efes Pilsen de 3 yıl aranın ardından bir şekilde şampiyonluğa ulaşmıştır.

Son olarak da Fenerbahçemiz'in kendi taraftarı önünde oynadığı bütün maçları kaybetmesinin ne anlama geldiğini düşünmekte fayda var. Burada bence iki unsur göze çarpıyor. Birincisi takımımızın yarısı 1986 ve sonrasında doğmuş genç oyunculardan kurulu. Preldzic, Vidmar, Oğuz, Ömer, Semih, hatta Serhat ve Enes. Bu oyuncular maalesef 12 bin kişilik Abdi İpekçi'de sezonun büyük bölümünü boş tribünler önünde oynuyorlar. Fenerbahçe gibi büyük bir camianın oyuncularının kendi taraftarı önünde daha başarısız olmasının bana göre tek açıklaması o salona düzenli bir şekilde giden 5 bin Fenerbahçe taraftarının olmamasıdır. Maalesef Abdi İpekçi ya şampiyonluk kutlamak için ya da bıçak kemiğe dayanınca doluyor. İlk durumda tribünlerdeki rehavet, ikincisinde de gerginlik oyuncuları zorluyor. Genç bir kadroya sahibiz ve alttan Enes Kanter gibi yeni gençler de geliyor. Bu gençlerin kalabalık tribünler önünde oynamayı derbi maçlarda veya Partizan, Aris gibi deplasmanlarda çuvallayarak değil, kendi taraftarı önünde daha fazla oynayarak hatalar yaparak öğrenmesi gerekiyor.

Neticede Fenerbahçemiz basketbolda Efes Pilsen'in büyük yatırımlarla kurulmuş hırslı kadrosuna şampiyonluğu kaptırdı. Bu sezondan çıkarılacak çok önemli dersler var. Öncelikle bozgunculuk yapmadan, Efes'in sağlıksız yapısını örnek almadan sakin kafayla düşünerek kararlar verilmelidir.

Transferde bu sezon verim alamadığımız Gordan Giricek'in eksikliği mutlaka göz önünde bulundurulacaktır. Shumpert, Charles Smith gibi oyuncuları varken Efes Pilsen'in Avrupa'nın en değerli şutörlerinden Rakocevic'i getirmesi önümüzdeki yıl için güzel bir motivasyon kaynağı olabilir. Fenerbahçe'nin sporcu yetiştirdiği kadar yarışmacı bir takım olduğunu bilen Tanjevic'in yönetiminde gerekli takviyelerle hem Türkiye hem de Avrupa'da çok daha başarılı olacağımıza inanıyorum. Efes Pilsen'e kaybettik diye ortalığı yakıp yıkmanın anlamı da yok. Hırslarını çirkinliğe ve çirkefliğe dönüştürüp hakemleri baskı altına alarak serinin seyrini tamamen değiştirdikleri için ve rakibinin hakkını vermemekte direnen Fenerbahçe düşmanı teknik adamları nedeniyle Fenerbahçe taraftarının nefretini kazanan bir rakip var karşımızda. Ama paraya kıyıp sadece Türkiye'de değil Avrupa'da başarılı olabilecek bir takım kurduklarını da kabul etmek gerekir. Biz de kendi imkanlarımızı, altyapımızı ve istikrarlı bir şekilde gelişme gösteren takımımızı kullanarak Avrupa'da paraları saçan Efes Pilsen gibileriyle mücadele etmeye çalışacağız. Bin adet sabit seyirci bulamayan ve taraftar kaynaklı basketbol geliri olmayan bir branşta dönüşü olmayan harcamalarla kalıcı başarılar elde etmek imkansız. Bu nedenle hem taraftarımız takımlarına sahip çıkmalı, yönetimimiz de basketboldaki teknik politikasını kararlılıkla sürdürüp basketbolu takip edecek sabit bir taraftar kitlesi oluşturmaya kafa yormalıdır.

22 Mayıs 2009 Cuma

Yıldırım vs. Grupçuluk


"Aziz Yıldırım olmasın da kim olursa olsun" mantığıyla yürütülen bir seçim propagandasının 13 bin üyeye ulaşmış Fenerbahçe'de çoktan bitmiş olması gerekirdi. Son olarak Aziz Yılmaz tarafından kongre üyelerine gönderilen mektup grupçuluğun can çekişse de var olduğunu gösteriyor. Aziz Yılmaz'ın "Sessiz Çoğunluk" olarak nitelediği hedef kitlesinden beklentisi Aziz Yıldırım'a karşı birleşilmesi. İki ayrı pdf dosyası halinde Aziz Yılmaz'ın kongre üyelerine gönderdiği mektup aşağıda.


Bunun dışında her iki aday da değişimden söz ediyor. Peki bahsettikleri değişim ne vaad ediyor kongre ve gelecek yönetimi bekleyenler neler? Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

21 Mart 2009 Cumartesi

Vizyon Eksikliği


Geçenlerde Alex Ferguson'un "5 kupa kazanma hedefimiz yok" açıklamasının ardından yöneticilerimizin ağzına sakız olmuş bir laf geldi aklıma. "Her kulvarda şampiyonluk hedefliyoruz."

Alex Ferguson açıklamasının devamında mevcut kadrosunun şimdiye kadar sahip olduğu en iyi kadro olduğunu da belirtmesine rağmen ağzından "Manchester United'ın hedefi mücadele ettiği bütün kupaları kazanmaktır" lafını alamamış kimse.

Diğer tarafta da, tarihinde 1 kez çeyrek final görünce bir anda Şampiyonlar Ligi kupasını hedeflemek; 8 yıldır Avrupa'da hiçbir başarısı olmadığı halde sırf final ezeli rakibinin sahasında diye bir başka tesadüfe yelken açmak ne kadar da komik kaçıyor değil mi?

Üstüne üstlük bu açıklamaları destekleyici konuşmayan gerçekçi teknik direktörler vizyonsuz ve yönettiği takımlardan 2-3 gömlek küçük olmakla suçlanıyor ve ipler inceldiği yerden kopuyor. Kendi liglerinde çantada keklik gördükleri şampiyonluğu kaçıran teknik direktörle çalışmaya devam etmek de camianın büyüklüğünü anlayamamak oluyor. Unutmadan, Alex Ferguson Manchester United'ın başında ilk lig şampiyonluğunu 8. sezonunda kazanmış. Küçük camianın küçük takımı, küçük takımın küçük hocası olmak böyle birşey işte.
Blog Widget by LinkWithin