22 Ağustos 2011 Pazartesi
Denizin Bittiği Yerde Yayın Yasağı
Geride kalan süreçte avukatların ulaşamadığı, sanıkların bihaber olduğu yüzlerce sayfalık dökümanlarla sanıklar aleyhine çok ciddi bir kamuoyu oluşturuldu. Bugün ise ihlal edilecek gizlilik, itibarı yerle bir edilmeyen sanık kalmadığını söylersek yanılmayız sanıyorum. Bu saatten sonra alınacak yayın yasağının ne anlama geleceğini de tahmin etmek aslında zor değil. Emniyet veya savcılığın elinde sızanlardan daha güçlü, davanın seyrini değiştirecek bir döküman olduğuna inanmıyorum. Karalama kampanyası bundan sonra güç kaybetmeye mahkum. O halde yayın yasağının asıl hedefi sanık haklarını korumaktan ziyade medya yargılamasında savunmanın ipleri eline alıp kamuoyu oluşturmasını engellemeyi amaçlamaktadır.
HSYK'nın müfettiş görevlendirmelerinden hemen sonra soruşturmadaki gizliliğin sanık avukatları için kalkması da kafalarda benzer soru işaretlerini bırakmıştı. Bu son kararın öncesinde de Aziz Yıldırım'ın avukatları aracılığıyla savcıyı Cumhurbaşkanına şikayet etmesi, savcının müdahil olma gereği duyup cevap vermesi, cevabının da Yıldırım'ın avukatları tarafından hızlı bir şekilde tekzip edilip savcının adeta yalancılıkla itham edilmesinin bu kararda etkisi olabilir. Terse esmeye başlayan rüzgara ayar verme çabası ne kadar başarılı olacak göreceğiz.
26 Temmuz 2011 Salı
Faik Işık - Hukuk 101 / Telegol ve Kapanis
Faik Isik camianin moralini arttirmanin yaninda, lehimize olumlu gelismelere vesile olsa da gerek uslubu gerekse de kullandigi yontem nedeniyle camia icinden elestirilere maruz kaldi. Elestiri olmasi guzel ancak taraftarlarin 2 hafta boyunca 'Camianin Onde Gelenleri'ni yakistirdigi bu saflarda gorememis olmasi eski Besiktasli yeni Fenerbahceli Faik Isik'in degerini arttiriyor.
Kendisine yoneltilen iki temel elestiriye de deginmeden gecmeyelim. Oncelikle Vefa Kucuk'un kulube bedavadan uye yapilan, bedava bilet talepleri geri cevrilmeyen ust duzey burokratlarin uzerinden kulube zarar verildigine yonelik tepkisini asiri buldugumu soylemeliyim. Faik Isik'in ilk gunden beri amaci usuldeki ciddi arizalari on plana cikartip sorusturmanin mesru zemine cekilmesini saglamak. Uyguladigi yontem ise degil hukuki etik acidan bile tartismali konularin masaya koyulmasina ayni yontemle karsilik veriyor. Soyle ki, Fenerbahce Spor Kulubu'nun Sivasspor ile mac oncesinde yemek yemesi, Sivasspor'dan yonetim araciligiyla biletlerin temin edilmesi, Aziz Yildirim'in Bulent Uygun'un odasina girip sakalasmasi gibi tamamen etik tartisma hususu olan konularin sikenin delili diye masaya konduguna sahit oluyoruz. Ust duzey burokratlarin ayni sekilde etik bir tartisma konusu olan bedava bilet ve uyelik hususlarinin "o zaman siz de mi bu cetenin bir parcasi oluyorsunuz" diyerek gundeme getirilmesi bu insanlarin ve Fenerbahce'nin manevi sahsiyetlerini zedelemekten ziyade bir empati cagrisidir. Eger her etik tartisma sizi bir cetenin parcasi haline getirecekse hicbiriniz pacayi kurtaramazsiniz, hatirlatilan bu.
Bir diger elestiri konusu ise Faik Isik'in neden delil diye ortaya konan dokumanlara tek tek cevap vermedigidir. Bunun da sorusturmanin uslubunun bir sonucu oldugu kabul edilmelidir. Zira Faik Isik kendilerine okunan tapelere verilen cevaplari zaten basinla paylasti. Bunun disinda kendisine medya uzerinden sorulan ve daha once gorulmemis kayitlarla ilgili Faik Isik'in Aziz Yildirim ile konusmadan cevap vermesi dusunulemez. Hepsinin otesinde Yildirim ve avukatindan gizlenen belgelerin kamuoyu onunde yuzlerine okunup ifadelerinin alinmasi takdir edilmeli ki, tam anlamiyla medya yargilamasi oluyor. Bundan rahatsizlik duymayanlar, ne olursa olsun cevaplari merak edenler suphesiz olacaktir ancak tahmin ediyorum hic kimse hakli dahi olsa milyonlarin onunde sorgulanmak istemez. Bu iddialara cevap vermeye baslanirsa da sonunu getirmeniz mumkun degildir. Bunu da gectim, gizlilik karari olan bir sorusturmada gosterilen bu tutum da bir usul katliamidir.
Ozetle, Faik Isik'a camia icinden gosterilen bu tepkiler ya yanlis anlasilma ya da meraktan kaynaklanmaktadir. Dokumanlardaki bazi iddialarla orgut mensubu haline sokulan insanlara yapildigi gibi benzer bir zihniyetle yargi ve emniyet mensuplarini da bu cetenin bir parcasi haline sokabiliriz demek isteniyor. Tipki haftalarca surmus telefon gorusmelerinden kesip bicerek suc unsuru cikarilabilecegi gibi. Diger taraftan hepimiz aklanmalarini bekledigimiz yoneticiler ile ilgili sorulara bir an once cevaplarin verilmesini istiyoruz ancak bunun buyuk olcude tarafli olduguna kanaat getirdigimiz medya uzerinden saglikli bir sekilde yapilamayacagini unutuyoruz.
Izlemeyenler icin Av. Faik Isik'in bu hafta ciktigi 5 canli yayinin goruntulerini onceki yazilarda bulabilirsiniz. En son goruntu olarak da Telegol gelsin...
24.07.2011 - Kanalturk - Telegol
7 Temmuz 2011 Perşembe
Fenerbahçe Bir Pisliğe Bulaştıysa, Bulaştığı o Pislik Sizsiniz!
4 Temmuz 2011 Pazartesi
Adalet Aranıyor...
Türk futbol tarihinde son haftaya lider girip tartışmalı maçlar neticesinde şampiyonluklar kaybeden bir kulübün taraftarı için şike ve teşvik iddiasıyla sorgu masasına çağrılan ilk kulüp olmanın kabul edilebilir bir tarafı yok. Ancak yargı zerre kadar adil ise, bu soruşturma sadece Fenerbahçe aleyhine ortaya atılan iddiaların bir derlemesi olmakla kalmaz. Sporda Şiddet Yasası geçmişe dönük işletilebiliyor mu bilmiyorum ama en azından gelecekte Fenerbahçe'ye karşı ittifak girişimleri de bu soruşturmalara takılacaksa benim içim rahat. Yeter ki, bugün Fenerbahçe camiasını karalamak pahasına cesur adımlar atanların istihbaratı, iddialar Fenerbahçe lehine olunca seçici geçirgen yapıya bürünmesin.
14 Ocak 2011 Cuma
Dünyanın en büyük Amatör Spor Kulübü



28 Ağustos 2010 Cumartesi
Tekerrür Etmeyen Tarih İstiyoruz!

"Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek"
Unutkanlık ve sabırsızlığı, Türkiye'nin bir kopyası olan Fenerbahçe camiasının en büyük hastalıkları olarak tanımlarsak hata etmiş olmayız sanırım. Albert Einstein'ın, "Delilik aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir." sözü de sanki bu hastalıklardan kurtulamayan bizler için söylenmiş gibi. Zira son 10-15 yılda takım dibe vurmadığı sürece teknik direktör değişikliğinin kısa vadede takıma sınıf atlattığına dair tek bir örnek yok. Aykut Kocaman her ne kadar 1 yıl boyunca takımla birlikte olsa da bu değişimin sancılı olacağı "değişim" söylemine yapılan vurgudan belliydi. 15 yıldır olanları bile bile camianın beklentisini düşürecek, takımın ve Aykut Kocaman'ın üzerindeki baskıyı azaltacak söylemler yerine bizzat Aykut Kocaman ve yönetim tarafından yapılan iddialı açıklamaların ardından bugünkü durumun hiçbir savunması da olmuyor haliyle.
Sabır
Hedeflerden birer birer sapınca geriye tutunacak tek dal kalıyor o da sabır. Aksi halde taraftarından futbolcusuna, yönetiminden teknik direktörüne kadar giydirmeden rahatlamaz bu bünye. Zira suç bulunamayacak hiçbir hücre yok camia içinde. Ancak o da yıkımdan başka hiçbir şeye yaramıyor. Peki biz Fenerbahçe'nin Teknik Direktörü olan Aykut Kocaman'a her şartta destek verip sabredebilecek miyiz? Zamanı geri alma şansımız olmadığına göre şimdi Aykut Kocaman'a sıkıca tutunmanın zamanıdır. Ancak o sınavı geçmenin önündeki en büyük engel de yine unutkanlık. Bir yandan teknik direktör istikrarı için bu kulüpte yeterince gayret sarfedilmediğini; Löw'e, Daum'a, Zico'ya haksızlık yapıldığını, Aziz Yıldırım'ın teknik direktör değirmeni bir Fenerbahçe yaratmasını eleştirirken diğer taraftan hemen Aykut'u gönderelim demek büyük bir çelişkidir. Yüzde 70 güven oyuyla göreve başlayan Aykut Kocaman için bu tarz söylemler yükselecekse bu en başta camianın ipiyle kuyuya inilmeyeceğinin delili olur. Bu nedenle Aykut'a sahip çıkması gerekenlerin başında taraftar geliyor. Benzer şekilde teknik direktörün görev süresini doldurmasına müsaade etmediği için eleştirilen yönetimin iki yıl daha görev süresi bulunduğu halde istifaya davet edilmesi de ayrı bir çelişkidir. Bütün bu çelişkili söylemler kafaların ne kadar karışık olduğunu gösteriyor. Bu kafa karışıklığının altında da medyanın güdümündeki camianın etkisiyle verilen birbirinden tutarsız kararlar yatıyor.
Lige Dönüş
PAOK maçı artık geçmişte kaldı. Önümüzde şampiyonluğun yürüye yürüye kazanılmadığı örneklerle tespit edilmiş Türkiye Süper Lig'i var. Bu sarsıcı sezon başlangıcının yarattığı yıkımı bir kenara bırakırsak, Young Boys ve PAOK gibi takımlara diş geçirememiş bir takım olarak artık hiçbir rakibimizi küçümseyecek halimiz yok. Bunun da ligde başarılı olmamıza faydası dokunabilir. Ayrıca alternatif sıkıntısı yaşanan kadromuzun yoğun maç temposu içerisinde kırılgan bir yapıya bürünmesi en büyük korkularımızdan biriydi. Geçen sezon Şubat ayındaki maç trafiğinde verilen kayıplar nedeniyle şampiyonluğun kaçtığını, Daum'un gönderildiğini ve hatta bugün Avrupa'ya henüz Ağustos ayında havlu attığımızı söyleyebiliriz. Böyle kırılgan bir yapılanma için de Türkiye Ligi yeterince ciddi bir hedeftir. Daha sezon başında yoğun maç programı nedeniyle Gökhan, Emre ve Volkan gibi alternatifsiz oyuncularda baş gösteren sakatlıklar bile henüz futbolunu oturtamayan takımımızın birden çok kulvarda mücadele etmek için hazırlıklı olmadığını gösteriyor.
Takım oyununun oturması için bir süre daha bekleyeceğiz. Şimdiye kadar kaybettiğimiz herşey temelde bu sürecin sonucu. Sorunları oyuncu performanslarına indirgemek, atılamayan veya yenilen gollerin faturasını bir veya birkaç futbolcuya yüklemek bence yanlış. Gerek Trabzonspor gerekse de PAOK maçlarında yenilen goller sorunun takım savunmasında olduğunu adeta bağırıyor. Takım savunmasını öne çıkartmaya çalışırken bu riskleri de en aza indirmek Aykut Kocaman'ın işi. Aykut Kocaman'ın ihtiyacı da zaman. Bunun dışında maç ile ilgili yazacak fazla birşey yok. Emre'nin attığı şık golle öne geçtik, farkı arttıramayınca artan tedirginlik ve yorgunlukla tempo düşürdük. Takım savunmasındaki bir zaaf neticesinde kalemizde golü gördük. Kalan 15 dakika fiziksel açıdan da yeterli düzeyde olmayan bir takımın 2 gol bulması için çok kısa bir süre. Bu nedenle de Avrupa'ya havlu attık. Şimdi Manisaspor maçı takımın özgüveni için önemli. Zira sezon başından beri elle tutulur galibiyetimiz yok, takım kaybetmeyi alışkanlık haline getirmeden bu gidişatı tersine çevirmek zorundayız.
10 Ağustos 2010 Salı
Taraftarın "Kocaman" Sorumluluğu

İlk anket Haziran başında açılmış. Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile elde ettiği tarihi şampiyonluğun ardından güçlenen yerli teknik direktör furyası taraftarın da aklını başından almış ve %57.41'lık bir oranla yerli teknik direktör istemişiz. Oylamaya katılanların sadece yüzde 16.69'u kaybedilen şampiyonluğa rağmen Daum'un görevde kalmasını istemiş.
Haziran'ın ortalarına gelinirken Daum'un sözleşmesinin feshindeki pürüzler nedeniyle takımda kalma ihtimali gündeme gelince açılan ankette daha net bir soru soruluyor, "Daum kalsın mı, gitsin mi?". Sonuçlara göre her 4 kişiden 3'ü Daum'un gitmesi gerektiğini savunuyor. Hemen sonraki hafta Daum ile kızışan pazarlıklarda iplerin kopma noktasına gelmesi ve sezonu erken açacak Fenerbahçe'nin yaklaşan maçları artık ihtimalleri de azaltıyor. Takımı 1 yıldır yakından takip eden Aykut Kocaman ismi daha güçlü bir şekilde dillendiriliyor. İşte bu sırada Antu yetkilileri Aykut Hoca hakkında taraftarın nabzını tutmaya karar veriyor ve 22 Haziran'da açılan yeni ankete göre taraftarın yüzde 72.24'ü Aykut Kocaman ismi üzerinde birleşiyor. 3 gün sonra da Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi Daum'un görevine son verip yerine Aykut Kocaman'ı getiriyor.
Umut vermeyen hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi'ne havlu atmamızın ardından açılan son ankette taraftara "Aykut Hoca hakkında dün ne düşünüyordun, bugün fikrin değişti mi?" sorusu yöneltiliyor. "Aykut Kocaman gelsin mi?" anketinde "evet" diyenlerin yüzde 72.24 olduğunu hatırlarsak, bu ankette de "güveniyordum" diyenlerin oranının yüzde 71.83 olması anketin tutarlı olduğunu gösteriyor. Ancak Aykut Kocaman'a güvenenlerin yüzde 20'sinin hayal kırıklığına uğradığını ve fikirlerinin tamamen değiştiğini de görmek kafaları karıştırıyor. Bu takım şimdiye kadar sadece 2 resmi maça çıktı. Kaçan balık büyük olsa da; Mehmet Topuz, Özer, Lugano ve Gökhan Gönül gibi as oyunculardan mahrum, 1 numaralı santrafor transferini henüz yapmamış bir teknik adama duyulan güvenin 2 maçta zarar görmesi düşündürücü.
Bu anketlerin Fenerbahçe taraftarını değerlendirmekte ne kadar sağlıklı bir kaynak olduğu tartışılır. Ancak ne Zico, ne Aragones, ne de Daum üzerinde, Aykut Hoca üzerinde sağlanan fikir birliği sağlanmadı. Bu açıdan bakılınca Aykut Hoca'nın göreve getirilmesinde kamuoyu baskısının etkisi göz ardı edilemez. Bir başka deyişle, bu rakamlar taraftar ne istediyse onun yapıldığını gösteriyor. Yönetimin taraftarın sesine kulak vermedeki ölçüsü ne olmalıdır o başka bir yazı konusudur. Burada önemli olan camianın bugün beyaz dediğine olası kötü sonuçlar sonrasında siyah dememesidir. Aksi bir yaklaşım Aykut Kocaman'a duyulan güvenin içinin ne kadar boş olduğuna, onun sadece içimizden biri olduğu için bu göreve getirildiğine delil olur. Futbol bilgisi, tecrübesi ve vizyonuna güvenilerek takımın başına getirilen Aykut Kocaman'ın bu özellikleri 1 sene içinde sonuçlara bağlı olarak değişmez. Aksine Christoph Daum'a göre 3-4 yıllık Bundesliga tecrübesine bedel olan 1 yıllık Fenerbahçe kariyeri Aykut Kocaman'a çok şey katacaktır.
Neticede, 3 direk arasından geçmeyen topların camianın fikrini değiştirdiğine yakın tarihimizde fazlasıyla şahit olduk. Şimdi merak edilen Aykut Kocaman'ın gelmesi için "EVET" diyen taraftar ve yönetimin bu kararın arkasındaki kararlılıkları ve asıl devrim olan Aykut Kocaman'ın görevde kalması için gösterecekleri sabırdır.
1 Ağustos 2010 Pazar
Son Kurşun

Aykut Kocaman, Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe birlikteliği için karamsar tablolar çizmek için bundan iyi zaman bulamazsınız. Bir dönemin sonunun geldiğini işaret eden bu tabloların aksine ufuktaki iki olumlu senaryodan bahsetmek bir Fenerbahçeli olarak bana daha cazip geliyor. Ancak bunların ilki cidden rüya gibi. Sezona rüya gibi bir başlangıç yapılacak ya da iyi başlangıç yapılmasa da sonradan açılıp art arda gelen kupalar ile Aykut Kocaman Fenerbahçe'de teknik direktör olarak da efsane olacak.
İkincisi ise Aykut Kocaman, takım sezonu kaçıncı bitirirse bitirsin görevine devam edecek, öncelikle son dönemde şampiyon olamadığı halde görevde kalan ilk teknik direktör olacak, ardından da ikinci yılında istediği futbolu oynatarak şampiyonluğu kucaklayacak. Atılacak bu son kurşun birçok alanda çığır açan bir yönetim anlayışının 14 yıllık bir dönemde teknik direktör istikrarı adına atacağı en somut ve cesur adım olacaktır. Bunu yapmaya "kamuoyunun takdiri" izin verir mi veya Aykut Kocaman klasik yerli teknik direktör tavrıyla yönetimin ekmeğine yağ sürer mi bilemem, ama bildiğim birşey var o da bıçak sırtındayız.
Ne diyelim, Aziz Yıldırım'ın görevdeki 14'üncü yılına son 5 yılda 5 teknik direktörle çalışan başkan ünvanıyla girmemesini diliyorum. Sanıyorum bu tespit bile sonuç ne olursa olsun Aykut'ta ısrar edilmesi için başlı başına bir baskı unsurudur. Zira en ciddi söylemlerinden biri istikrar olan bir yönetimin bu çelişkiyi izah edebilmesi başlı başına bir rüya gibi gözüküyor.
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Aykut Kocaman'ın gelişi devrim midir?

Aziz Yıldırım'ın önce 19 Mayıs'taki basın toplantısında, sonra da 27 Mayıs'taki Düzce tesisleri temel atma töreninde Fenerbahçe futbol takımının geçen sene başarılı olduğunu söylemesinin üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Ancak takımın teknik kadrosu kısa sürede tamamen değişti. Başkan iki açıklamasında da "bence" ifadesini ısrarla kullanıyor. Akabinde Haziran ayının ilk yarısında ne olduysa oluyor. İstanbul'a çağrılan Christoph Daum'un yönetimle yaptığı toplantının ardından "sözleşmeyle belirlenmiş çerçevede" görevini sürdüreceğinin açıklanması; basın açıklamasının detaylarına bakınca bunun bir inatlaşmadan ibaret olduğunun anlaşılması, Alman hocayla uzun pazarlıklar sonucu yolların ayrılması, Aykut Kocaman'ın sahaya inmesi ve son olarak yönetimin Daum'un başarısızlığının kamuoyu tarafından onaylandığını iddia ederek kendisini haklı çıkarması geride kalan iki ayın özeti gibi gözüküyor.
13 Haziran 2010 Pazar
İstikrar Teğet Geçmesin

Büyük resme bakıldığında Fenerbahçe tarihinde istikrar vurgusunun en güçlü yapıldığı dönemdeyiz. Ancak bu çabanın en azından futbol şubesi için söylemlerin ötesine geçtiğini söylemek kolay değil. Futbol şubesinin son dört sezonda dört farklı teknik direktörle çalışma ihtimalinin güçlü bir şekilde dillendirilmesi bile istikrar savunucusu bir yönetimi rahatsız etmeli.
Trabzonspor maçının üzerinden tam bir ay geçti. Fenerbahçe'nin sözleşmeli teknik direktörü Christoph Daum'un akıbetiyle ilgili sağlıklı bir bilgi almak mümkün değil. Futbolcular ondan "eski teknik direktörümüz" diye bahsediyor, yeni transferimiz Aykut Kocaman'ı "takımın eski sportif direktörü yeni teknik direktör" olarak tanıtıyor. Ancak Daum'un sözleşmesine son verileceği yönündeki söylentiler karşısında yönetim cephesinin süren sessizliği, bilgi kirliliği içerisinde zararlı tartışmalara yol açıyor.
Diğer taraftan, Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor'da kısıtlı imkanlarla lig şampiyonluğuna ulaşmasının ardından ortalığı kasıp kavuran Türk ve genç teknik adamlarla çalışma heyecanı yönetimimizi de etkilemişe benziyor. Ancak bu karşısında durulamayacak bir rüzgâr değil. Sezonu Fenerbahçe'nin 103 gollük rekorunu kırarak şampiyon olma iddiasıyla açan ancak 34'üncü hafta sonunda sadece 61 golle 10 puan arkamızda kalan Galatasaray'ın Rijkaard ile yola devam etmesi bunun en yakın örneğidir. Fenerbahçe cephesinde ise ağızları bıçak açmıyor. Camia da ister istemez takımın müstakbel teknik direktörü Aykut Kocaman'a kendisini hazırlıyor.
Aykut Kocaman'ın teknik direktörlüğe getirilmesi geçen sezon büyük umutlarla öne sürülen Futbol Direktörü makamını ve şube istikrarını da tehdit ediyor. Aykut'un hem görevini sürdüreceği hem de teknik direktör olacağı söylentileri aslında Türk futbolunda çığır açabilecek bir hamlenin 1 yıllık deneme süresinin ardından rafa kaldırılması anlamına geliyor. Bence geçen sezonun dibe vurmuş hastalıklı kadrosunun tedavisinde ve sezon içinde yaşadığımız onca sıkıntıya rağmen yarıştan kopmamamızda Daum ve Aykut'un birlikte çalışmalarının payı büyüktü. Daum gibi Türkiye şartlarına alışkın bir teknik adamın sezon sonunda yaptığı açıklamada Bundesliga'da 4 sezon geçirmiş gibi yorulduğunu söylemesi bile olası bir görev değişimi halinde Aykut Kocaman'ı ne kadar ağır bir yükün beklediğini gösteriyor.
Malatyaspor'un başındayken bile taraftarların yönetim için yaptıkları istifa çağrılarını kendi istifasıyla susturacak kadar duygusal bir yapıya sahip olan, Aziz Yıldırım'a "ben biraz düşüneyim" diyemeyecek kadar romantik bir Fenerbahçeli'nin ipi kuyuya inmek için ne kadar tekindir, tartışılır. Zira benzer bir tabloyu Löw'ün ardından "Fenerbahçe'nin Fatih Terim'i" sözleriyle göreve gelip ilk Avrupa sınavında MTK'ya elenince ısrarlara rağmen istifa eden Rıdvan'da yaşadık. Son 20 yılın en kötü sezonlarından birisi 3 farklı teknik direktör ile tamamlandı. Bu sezondan sonra Aziz Yıldırım alternatifsiz kadrosunda yaşanan sakatlıklar nedeniyle sezon sonunu getiremeyen Löw ile yolları ayırmakla en büyük hatasını yaptığını itiraf ediyordu. Bugün yaşananları da göz önüne getirince Aziz Yıldırım dönemi kendi içinde tekrar eden bir tarih gibi görünüyor.
Tıpkı son anketimizdeki eşitlik gibi, camia içinde de azımsanmayacak bir kesim futbol şubesinde istikrar söyleminin sözde kalmasından rahatsızlık duyuyor ve aradan 12 yıl geçmiş olsa da artık bir yerden başlanması gerektiğini düşünüyorlar. Aziz Yıldırım'ın dönüp dolaşıp ikinci kez başvurduğu bir isim olan Christoph Daum Fenerbahçe'de görev yaptığı 4 sezonda da Fenerbahçe'yi yarışmacı kimliğine yaraşır bir şekilde çalıştırarak finallerin takımı haline getirdi. Bu yeni dönemde de kendi takımını kurmasına izin verilirse neler yapabileceğini biliyoruz. Ancak geçen 1 aylık sürede takınılan tavır Daum ihtimalini zayıflatıyor. Gönül ister ki, Aykut Kocaman yetkilerini kullanarak Daum ile göreve devam etme kararı alsın, hem Daum'a sağlıklı bir çalışma ortamı sağlasın, hem Fenerbahçe'nin yıllardır zarar veren istikrarsızlık ezberini Futbol Direktörlüğü makamının da değerini yükselterek bozsun, hem de kulübü gereksiz tazminat yükünden kurtarsın. Ancak ne olursa olsun, inşallah verilecek karar Fenerbahçe için tarihteki kötü örneklerin tekerrür etmediği bir dönem ve zaferler getirir.
18 Mayıs 2010 Salı
Daum kalmalı mı, gitmeli mi?
S: Kalmalı.
İ: Neden kalsın?
S: Neden gitsin?
İ: İki kere aynı hatayı yapan işçi uyarılır, üç kere yapan ceza alır, fazlasını yaptığında hala devam ediyorsa iş akti sona erdirilir.
S: Kurduğu takımları takım gibi oynattığı için mi?
Fenerbahçe tarihinin en başarılı teknik direktörü olduğu için mi?
Fenerbahçe’nin başında sadece 2 kez katıldığı Şampiyonlar Liginde çeyrek final görmediği için mi?
Olcan Adın, Mahmut Hanefi, Kemal Aslan gibi genç yıldızları körelttiği ve kaybettiği için mi?
Yoksa Selçuk, Ümit Özat, Serhat, Aurelio, Nobre gibi adamlara sınıf atlattığı için mi?
Transferde az hata yaptığı için mi?
Daha az hata, daha az israf, daha az heyecan anlamına geldiği için mi?
Herkesin hem fikir olduğu oyuncu değişikliklerini yapmadı diye mi?
Daum iki kez son haftada kaybetti ama kaybetmek hata değil sonuçtur. Tekrarlanan da sonuç, hata değil.
Ortada aynı hatayı ikinci kez yapan biri varsa Daum'u takımda tutmamak için mazeret arayanlardır.
İ: Loser ile devam etmek değişim midir?
Zico'ya gitmemeli dedik, Daum'un ilk seferinde gitmesin dedik, değil mi? ;)
Deniz Baykal'a yapışan CHP’liler gibi mi yapalım, sonsuza kadar kalsın istikrar adına o zaman.
S: İstersen 1907'den beri teknik direktör gitmesin demiş ol. Neticede verilen kararlardan bahsediyorum. Verilen kararlar zerre kadar değişmiyor. Eğer bir statükoculuk varsa o başka adreste. İlk defa yapılacak birsey istiyorum. Fenerbahçe tarihinin en başarılı teknik direktörü loser da olsa onun arkasında durulmasını istiyorum. Löw 1, Daum 2, Zico 3, sonu nereye gidiyor bu işin?
Yıllardır gitmesin dedik. Dedik de ne oldu? Bunu söyleyebilme özgürlüğümüz var, ona da şükür tabi. Ancak verilen kararlar hiçbir zaman değişmedi.
Açık ve net söyleyeyim, bu cesareti gösteremezse eğer Deniz Baykal'a yapışan CHP’lilerden farksız hissederim kendimi Aziz Yıldırım’a oy verirken.
...
Konuşma sırası Başkan Aziz Yıldırım'da...
1 Temmuz 2009 Çarşamba
Dejavu

Yıl 2003... Fenerbahçe 3 ayrı teknik adamın görev yaptığı bir sezonu geride bırakırken takımın başına en son Austria Wien'i çalıştıran Daum getiriliyordu. Aziz Yıldırım döneminin futboldaki altın çağının yaşanacağı yıllar Daum'un bu imzasıyla başlamıştı. Ümit milli takım futbolcuları üzerine nokta yabancı transferlerle kurulan son yılların en hesaplı kadrosu merdivenleri adım adım çıkarken, Daum'un en büyük yardımcısı ilk sezon alınan şampiyonluk olmuştu şüphesiz. Çoğu ümit milli takım seviyesinde 10'dan fazla yeni transferle girilen bir sezonda, son şampiyon Beşiktaş'ın 8 puan gerisinden gelerek şampiyon olmak bu tecrübesiz ekibin özgüven kazanması ve her hangi bir yıkıma uğramadan 3 yıl boyunca Türkiye'yi domine etmesinde büyük rol oynadı.
2003'te atılan temellerin üstüne yapılan takviyelerle üçüncü yılında rakiplerine karşı bütün maçları kazanan bir takım ortaya çıktı. Böyle bir sezonda kaybedilen şampiyonluğun üzüntüsü Aziz Yıldırım'ı bu krizi teknik direktör değişimiyle çözmeye itti ve Daum'un sağlık sorunları sebep gösterilerek kendisiyle sözleşme yenilenmedi. Sahada rakiplerini dize getiren, "Tek Büyük" olma yolunda önemli bir eşiği aşmak üzere olan Fenerbahçe, devre arasında Haluk Ulusoy'u darbeyle göreve getiren "diğerleri" tarafından aşağıya çekildi. Meşhur 14 Mayıs'ın ertesinde en büyük dileğim Aziz Yıldırım'ın kendi döneminin en parlak futbolunu oynayan bu takımı ayak oyunlarıyla alt etmeye çalışanların attığı oltaya gelmemesiydi. Daum ile yola devam ederek "Fenerbahçe Düşmanları"na göz dağı veren ve "Şampiyon Olamayan Teknik Direktör Gider" ezberini bozan adam olmak varken o yeni bir sayfa açmayı tercih etti.
Kulüp için çok önemli olan 2007 yılının öncesinde teknik direktör değişikliği Daum'u takımda tutmaktan daha büyük bir riskti. Bence Aziz Yıldırım zor olanı yaptı ve o sezon lig şampiyonluğunu Zico ile kazanmayı başardı. Ancak ertesi yıl Avrupa'da fırtına gibi esen takım ligde nal toplayınca Mayıs 2006'da bozulmayan ezber "Yürüye Yürüye Şampiyonluk" tabirinde vücut buldu ve Zico'ya patladı. Zico'nun artan maddi talepleri de işin tuzu biberi oldu. Neticede maceralı başlayıp Daum'un oturttuğu sistemle hayat bulan Zico'nun Avrupalı Fenerbahçe dönemi yine kaybedilen bir lig şampiyonluğuyla son buldu.
Son olarak Avrupa Şampiyonu İspanyol teknik adam Aragones ile başlanan sezon bir dibe vurma hikayesiyle sona ererken açılan yeni beyaz sayfanın başında tanıdık bir ismin imzası var. Christoph Daum. Yıl bu sefer 2009...
Daum'un işi bu sefer daha zor. Ondan önümüzdeki yılların iskeletini oluşturmaktan ziyade şampiyonluk bekleniyor. Yani ondan beklenen 2006'da Fenerbahçe'den ayrılmasına sebep olan o "basit" sonuç. Belki çoğunluk değil ama ciddi bir kesim de Daum ile şampiyonluğu garanti görüyor. Bu bir yandan Daum'a olan güvenden kaynaklansa da diğer taraftan lig şampiyonluğunun çantada keklik görülmesinden dolayı olası bir ikincilikte yıkımın büyük olacağını ve "şampiyon olamayan gider" söyleminin tekrarı için yeterli kamuoyunun şimdiden oluştuğunu gösteriyor.
Daum bu sefer ilk sezonunda Avrupa Kupası'na katılacak. Alacağı başarılı sonuçlarla hakkındaki "Avrupa'da başarısız" önyargılarını yıkabileceği gibi Mart ayına taşınamayan bir Avrupa serüveni de hem takımı hem de onu sezon ortasında hedef haline getirebilir.
Daum'un avantajı ise bu sefer eline tecrübesiz bir tayfa alıp zamanının yarısını onlara temel futbol bilgilerini aktarmakla uğraşmak zorunda olmaması. Aziz Yıldırım belki 3 yıllık I. Daum döneminde harcadığı paranın tamamını daha ilk yılında Daum'un hizmetine sunmaya hazır. Ligin zirvesinde Sivasspor ve Beşiktaş dışında eski teknik direktörüyle devam eden takım olmaması da avantajımız. Kilit, ilk yılda alınacak şampiyonluktur. O da bir teknik direktörün ilk sezonunda transferlerdeki isabet ve verime fazlasıyla bağlıdır. Umarım verimli bir transfer dönemi geçirir açılan bu beyaz sayfayı Fenerbahçe formasına eklenecek yıldızlarla süsler uzun yıllar kapatmayız...
13 Haziran 2009 Cumartesi
Mehmet'i aldık, topuzu da bize kalmasın...
Mehmet Topuz transferi Aziz Yıldırım'ın masaya yumruğu vurmasıyla sonuçlandı diyebiliriz. Özellikle Topuz'un Fenerbahçe maçlarındaki antipatik hareketleri nedeniyle bu transfere aylar öncesinden karşı çıkan Fenerbahçeliler olduğu gibi Türk futbolcular arasında sivrilmiş bir isim olmasından dolayı onu Fenerbahçe formasıyla görmek isteyenler de oldukça fazlaydı.Mehmet Topuz "Ben Beşiktaşlıyım, Fenerbahçe'de de oynamam" dediği gün birçok kişi gibi benim için de transferin boyutu tamamen değişti. Bu transfer bir futbolcuyu kadroya katmaktan öte Türkiye'de futbolu kuralıyla oynayanların atacakları gol veya takacakları kapak meselesi haline geldi.
Daha birkaç ay önce benzer bir yöntemle şampiyonluğun mimarlarından "Fenerbahçeli" Yusuf Şimşek'i Trabzonspor'un elinden kapıp "doğuştan Beşiktaşlı" olarak kamuoyuna tanıtan Beşiktaş bu defa sert kayaya çarptı. Mehmet Topuz şu veya bu sebeple insani kalitesini, profesyonelliğini yerle bir etme pahasına bazı popülist açıklamalar yapmış olsa da Fenerbahçe'den başkasına yar olmadı. Oyunu kuralına göre oynayan Mehmet Topuz'u transfer etti. Yıldırım Demirören, sözde menajer Metin Korkmaz ve Mehmet Topuz ise ağızlarından çıkan lafları yemekle meşguller.
Talimatlar diyor ki, önce futbolcunun kulübüyle anlaşılıp oyuncuyla görüşmek için izin alınır, ardından futbolcuyla görüşülüp anlaşılır. Devre arasında Trabzonspor bu tavrı "etik olmayan davranış" olarak tanımlayıp bir kınama mesajıyla aradan çekilince Beşiktaş da amacına ulaşmış oldu. Halbuki bu davranış suç, talimatlara aykırı. Fenerbahçe de Mehmet Topuz o lafları sarfettikten sonra transferden vazgeçebilirdi. Ama geri adım atınca da ne kendini akıllı sanan "eziklerin" kural tanımazlığı gündeme geliyor ne de sizin elinize geçen birşey oluyor.
Mehmet Topuz transferinin futbol anlamında bize ne vereceğini hiç merak etmiyorum. Beklentim tüm Avrupa'da ceza verilen bu şark kurnazlığının, UEFA'ya bağlı bir federasyon tarafından da benzer şekilde değerlendirilmesi. Beşiktaş kulübü kimseden saklamadığı bu girişiminden dolayı, menajer Korkmaz ise Kayserispor ile anlaşılmadan futbolcu adına Beşiktaş ile anlaştığı için cezalandırılmalıdır. Aziz Yıldırım'ın bu riskli ama sağlam duruşu Türk futbolu için ancak bu şekilde ödüllendirilip kazanca dönüştürülebilir. Aksi halde Türk futbolunda değişen hiçbir şey olmaz. Futbolcular kurallara uymaya çalışan başkanların "Beni neden arıyorsun, kulübünle anlaşıp seni alacağız." sözlerini samimiyetsizlik olarak algılar; bazı parazitler açık açık futbolcuyu ayartıp üstüne oyunu kuralına göre oynayanlara ezik yakıştırması yapar; kulüpler de ihtiyaç duydukları futbolcudan bu parazitler yüzünden vazgeçip hem masada hem sahada kaybederler.
Sonuç olarak, popüler deyimiyle Mehmet'i aldık ama "topuz"u başka birilerinin alması gerekiyor. Aziz Yıldırım bu riski bir futbolcu için almadı, camia da bir futbolcu yüzünden çalkalanmamalı. Başarısızlık halinde olası bir muhalefet söylemi haline geleceğinden emin olsam da camia olarak Aziz Yıldırım'ın bu transferle ilgili yaklaşımına destek verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak bizim dışımızda federasyonun da sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor. Neticede bizim kapak takmaktan başka yaptırımımız yok. Kurallara uyanları taçlandırıp maganda başkan ve holigan menajerleri "topuz"landıracak iradeyi Türkiye Futbol Federasyonu'ndan beklemek en doğal hakkımız...
28 Mayıs 2009 Perşembe
Şadan Kalkavan'dan Kongre Üyelerine Seçim Öncesi e-posta
Ve kongre sona erdi. Kongre üyeleri Aziz Başkan'ın 10+3 sloganı doğrultusunda kendisine 3 yıllık daha görev verdi.
Şadan Kalkavan'ın aşağıya eklediğim tüm kongre üyelerine gönderilen ve rakam oyunları ile dolu e-postası da bu sonuçun ardından amacına ulaşamamış oldu.
-------------
From: Şadan Kalkavan [mailto:info@sadankalkavan.com]
Sent: Saturday, May 23, 2009 3:26 PM
Subject: Avrupa Şampiyonu Yapmaya Geliyorum
Beni tanıyorsunuz. Benim ne şöhrete ihtiyacım var, ne paraya ihtiyacım var, ne de kişiliğimi Fenerbahçe’de bulmaya ihtiyacım var. Benim aday olmamın tek sebebi Fenerbahçe’nin içine düştüğü içler acısı durum karşısında camiadan ve taraftarımızdan gelen yoğun baskılardır.
Mevcut yönetim Fenerbahçe kulübüne yetersiz kalmıştır. Son 11 yılda harcanan bunca paraya rağmen sportif alanda maalesef başarısız olduk. Fenerbahçeliler için önemli olan kulübün ne kadar kar ettiği değil kaç tane şampiyonluk kazandığıdır. Avrupa’da son 11 yılda nasıl performans sergilediğidir. Sonuçlar maalesef ortada.
Aziz Yıldırım, son 11 yılda Fenerbahçelileri sokağa çıkamaz hale getirdiği gibi, boynu bükük de bırakmıştır.
Aziz Yıldırım’ın överek bahsettiği sportif başarılarını rakamlarla hatırlatmak istiyorum. Aziz Yıldırım döneminde en fazla Galatasaray şampiyonluğu gören Fenerbahçe başkandır. Bu 11 yıllık dönem içerisinde ezeli rakiplerimizden Galatasaray 6 kez şampiyon olurken, 3 kez de Türkiye Kupası kazandı. Beşiktaş 1 kez şampiyon olurken, 4 kez Türkiye kupası kazandı. Trabzonspor 2 kez Türkiye kupası kazandı. Fenerbahçe ise 4 kez şampiyon oldu ve bir kere bile kupa kazanamadı.
Avrupa’da ise Fenerbahçe bu 11 yıllık periyot da en büyük başarısını çeyrek finale çıkarak yaşadı. Her şey ortada. Başkanın futboldaki başarısı bu kadar.
İşte ben bu gidişata bir son vermek için aday oldum. Genel Kurul üyelerimizin sportif başarı bakımından son 11 yılda Fenerbahçe’nin utanç karnesine bakıp gerekeni yapmaktan kaçınmayacağına eminim.
Bu 11 yıllık dönemde hem sportif alanda başarısız olduk hem de yetmiyormuş gibi Aziz Yıldırım’ın agresif ve antipatik tavırları yüzünden tüm spor camiasıyla da kavgalı olduk.
Aziz Yıldırım’ın vefasız tavırları camiadaki bölünmüşlük duygusunu körükledi. Buna bir de Fenerbahçe karşısında spor dünyasında oluşan antipatik tablo da eklenince ben aday olmaya karar verdim.
Sayın başkan geçtiğimiz günlerde adaylığını açıkladığı basın toplantısında değişimden bahsetti. Fenerbahçe’de savaşan ruhun kalmadığını açıkça itiraf etti.
Aziz Yıldırım’a buradan seslenmek istiyorum;
Fenerbahçe’de 11 yıldan beri başkanlık yapıyorsun, Fenerbahçe’de savaşan ruhu sen öldürdün, şimdi de kongre üyelerinden 3 yıl daha süre isteyip öldürdüğün ruhu yeniden canlandırmak istiyorsun. Sen bir 10 sene daha görevde kalsan da bu ruhu geri getiremezsin.
11 içinde dünyanın sayılı yıldızlarını getirdin. Gelişleri muhteşem oldu. Ama hemen hepsi çabuk ve seni suçlayarak gitti. Sadece yabancı futbolcular bunu yapmadı, yerliler yani bizim evlatlarımız Fenerbahçe’yi ve muhteşem taraftarlarımızı değil seni terk ettiler. (Anelka, Ortega, Tuncay, Ümit, Aurelio, İbrahim Kutluay)
Hayatı Fenerbahçelilik aşkıyla dolu sadece futbolcu değil sana omuz veren yönetici dostlarımız, basketbolcu İbrahim Kutluay, basındaki Fenerbahçeli arkadaşlarımız ve en hazini senin görevde kalman için yürüyüş düzenleyen, ağlayan Fenerbahçeli taraftarların kalbini ve gönlünü kırdın.
Neden yaptın bunları?
Vefasızlık iyi insan tarifi değildir. Fenerbahçe’de savaşan ruhu canlandırmak için öncelikle büyük Fenerbahçe ailesini birleştirmek gerek. Barış ve huzur ortamı sağlamak gerek. Manevi değerlere sahip “çıkmak gerek, menfaatçi ve agresif olmamak gerek vefalı olmak gerek Aziz Yıldırım.
İşte Fenerbahçelilik budur.
Bizim büyüklerimizden öğrendiğimiz Fenerbahçe değerleri bunlardır. Evet Aziz Yıldırım senin dediğin gibi değişimi tamamlamak gerekiyor ama senden başlayarak.
İnşallah pazar günü değişimi tamamlayıp yönetimi değiştireceğiz ve karaya oturmuş sarı lacivert gemimizi yeniden rotasından şaşmadan yüzdüreceğiz.
Sevgili Fenerbahçeliler,
Şimdi gelelim Aziz Yıldırım’ın anlata anlata bitiremediği sözde ekonomik başarıya. Bu konuda camiadan saklanan gerçeklerin bilinmesinde fayda var. Öncelikle şunu söylemek istiyorum, Aziz Yıldırım, 1997’de borçsuz devraldığı kulübü bugün ciddi borç rakamlarıyla birlikte kongreye sokmaktadır. Her konuşmasında Fenerbahçe’nin tesisleştiğinden ve gelirlerinden bahsediyor.
Peki ya kulübün borcu ne durumda? 20 milyon dolar borçla devraldığın Fenerbahçe’nin borcunu 3 haneli sayılara (160 milyon dolarlara) tırmandırdığın doğru mudur? Çok güzel bir şekilde basın toplantında rakamları üst üste yazmışsın fakat kulübün borcuyla ilgili en ufak bir bilgi veremedin. Kulübün gelecekteki hangi gelirlerinin ne kadarının temlik altında olduğunu neden açıklamıyorsun? 1997’de Fenerbahçe’nin bütçesi 21 milyon dolardı. Okacha ve Högh ‘ü satıp bütçe kadar gelir elde edildi. Yani 2 futbolcu satarak borcu kapatabilecek durumdaydık. Peki ya şimdi soruyorum; Bugün hangi futbolcuyu satsak Fenerbahçe bütçesinin yarısı kadar yani 200 milyon dolar kazanabiliriz. Demek ki ekonomik yönden kalkındığımız lafları da koskoca bir yalan.
Aziz Yıldırım para bulabilmek için kulübün hisselerini sattı ve 30 milyon dolar elde etti. Ama maalesef bugün bakın ki Fenerbahçe’nin bankalara sadece faiz borcu ve kur farkı 35 milyon dolar. Yani halka arzdan elde ettiği gelirin fazlasını 35 milyon dolar olarak bankalara ödüyor. Aziz Yıldırım, 1997’de borçsuz devraldığı kulübü bugün borçlu hale getirerek kongreye gidiyorsa o zaman bu borcu silip kamuoyuna şahsi olarak borcu üstlendiğini ve kulübe hibe ettiğini açıklaması gerekir.
Fenerbahçe kulübü kimsenin tapulu malı değildir. Aile şirketi hiç değildir. Fenerbahçe gönül kulübüdür. Menfaat kulübü değildir. Benim yönetimimde ailemden kimse yok. Kaba tabirle yönetim kurulunda hiçbir zaman ahbap çavuş ilişkisi olmayacak. Ben tek adamlı yönetime karşıyım zaten karşı olmasaydım mevcut yönetimin devam etmesini isterdim. Göreve gelirsek benim yönetimimde herkes söz hakkına sahip olacak.
Fenerbahçe’yi dikta rejimiyle değil layık olduğu şekilde takım ruhuyla ve demokrasiyle yöneteceğiz. Fenerbahçe Aziz Yıldırım’ın tapulu malı değildir. Tesisleşme yatırımları yapıyorsa bu onun lütfu değil Fenerbahçe taraftarına ve kongre üyelerine karşı görevidir.
Ayrıca Fenerbahçe bir şirketten öte gönül kulübüdür. 25 milyon taraftarımız tesisleşerek zengin kulüp olduğumuzla övünüyor övünmesine ama asıl olan sportif başarıdır.
Şimdi biraz yönetime almayı düşündüğüm arkadaşlarımdan bahsetmek istiyorum.
Yönetim Kurulundaki arkadaşlarımın her biri kendi dallarında iyi nam yapmış Türkiye’nin en büyük şirketlerinin sahipleri olan kişilerdir. Bu arkadaşlarım 5 kıtada işleri olan kamuoyunun yakından tanıdığı başarılı isimlerdir.
Yeni yönetim modelimizde Fenerbahçe’yi dünyanın en büyük kulüplerini baz alarak içine geleneksel değerlerimizi de katarak yönetmeyi hedefliyoruz. İdari, hukuki ve teknik alanda tamamen profesyonel yönetim anlayışı sağlayacağız. Fenerbahçe’mizi ahbap çavuşa değil işin ehli insanlara emanet edeceğiz. Ben ve arkadaşlarım yönetim olarak Fenerbahçe’nin sportif başarısına ve sarı lacivertli camiayı nasıl dünyanın ilk 10 kulübü arasına sokabiliriz ona odaklanacağız. Tek adamlık bitecek yerine takım halinde bir yönetim anlayışı hâkim olacak.
Kongre üyelerimiz lütfedip bizi göreve layık görürlerse camiamızın beklediği Avrupa’da başarılı ve istikrarlı bir kadro kuracağız. Yıldız transferler vaat edip taraftarın gözünü boyamak yerine takım oyunu oynayabilen savaşçı oyuncuları takımlarımıza kazandıracağız. Guiza ve Aragones örneği ortada. Eğer sadece yıldızlarla olabilseydi bugünkü hüsran yaşanmazdı. Demek ki takım oyunu oynayabilmek her şeyden önemliymiş. Biz Fenerbahçe’de takım oyunu oynayabilme zeminini hazırlayacağız. Yanlış transferler yapıp kulübün parasını har vurup harman savurmak yerine isim yapmamış genç yetenekleri transfer edip daha sonra kulübe para kazandırmayı amaçlayacağız.
Aynı şekilde miyadı dolmuş teknik direktör transfer edip paraları sokağa atmayıp camia tarafından benimsenmiş isimlerle yolumuza devam edeceğiz.
Hoca seçimi ve en uygun futbolcu transferi yapmak bizim işimiz. Bu iş tecrübe, bilgi, kültür ve ilişki yönetimi ister. Geçmişte yok pahasına aldığımız yeteneklerle hem şampiyon olduk hem de daha sonra bu genç yetenekleri satıp kulübe para kazandırdık.
Aziz Yıldırım bütçeye futbolcu satışından 15 milyon euro hayali gelir yazmış. Şimdi soruyorum; Bugün kimi satarsa Fenerbahçe 15 milyon euroyu kasasına koyabilir. Maalesef hiç kimseyi!
Aziz Yıldırım’ın beklediği gelirler böyle hayali temele dayanıyor. Demek ki zengin Fenerbahçe sözleri tam bir hayal. Çünkü ortada borçlu bir Fenerbahçe var. Başkana düşen de bu borçları üstlenip kulübü borçsuz devretmesidir.
Sözlerime son verirken şunları eklemek isterim. Fenerbahçe menfaat kulübü değil gönül kulübüdür demiştim. Ben de gönlümü verdiğim Fenerbahçe’me başka adayı oldum. Seçildiğim takdirde büyük Fenerbahçe ailesini birleştirip 11 yıldır ölü olan Fenerbahçe ruhunu yeniden canlandıracağım.
Bizim hedefimiz 2012'ye kadar doğru transfer politikasıyla Fenerbahçe’mize Avrupa’da kupa kaldırtmaktır. Yani Avrupa şampiyonu bir Fenerbahçe vaat ediyorum sizlere…
Teşekkür ediyorum.
Saygılar sunuyorum.
ŞADAN KALKAVAN
24 Mayıs 2009 Pazar
Yıldırım & Kalkavan, Kongre 2009



