Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraftar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Aralık 2010 Salı
21 Ekim 2010 Perşembe
Taraftar Göründü
Avrupa Ligi'ne Lietuvos Rytas karşısında aldığımız farklı galibiyetle keyifli bir giriş yaptık. Savunmada savaşıp hücumda paylaşan, her alternatifi deneyen iyi niyetli oyuncuları izlemek yüzleri güldürdü şüphesiz. Ancak fark sadece sahada değildi. Dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta 8 bin 424 taraftarın salona gelmesiydi. Top 16 maçlarını çıkartırsak Avrupa Ligi'nde son üç yılda bu rakamların kıyısından dahi geçemedik. En son Ocak 2007'de oynanan grubun kader maçlarında Winterthur Barcelona ve Eldo Basket Napoli'yi böylesi bir kalabalık karşılamıştı.
Tanjeviç'ten sonra Aydın Örs-Neven Spahija ikilisi, Abdi İpekçi'den sonra Sinan Erdem Spor Salonu, Giricek'ten sonra Marko Tomas ve Darjus Lavrinovic derken geride kalan 3-4 aylık süreçte basketbol şubesinde o kadar çok şey değişti ki, son 5 yılın en kalabalık açılış maçını bu değişikliklerden sadece biriyle açıklamak zor. Ama kesin olan birşey var ki, o da geçen sezonu 1000 seyirciyle açan takım yeni sezonu umutla açtı.
Günün ve galibiyetin keyfini çıkartmak herkesin hakkı. Ancak bu tabloya bakıp geçmişle objektif bir şekilde hesaplaşmak, ondan dersler çıkartmak Fenerbahçe'ye büyük yarar sağlar. En yakın örnek olarak Rytas koçunun aklında kalan "köklü ama taraftarsız Fenerbahçe" imajındaki payımızı ve bunu tersine çevirmek için kendi çapımızda neler yapabileceğimizi düşünmekte fayda var.
Neticede Rytas maçında gördüklerim bu sezon tablonun tersine dönebileceğine inancımı artırdı. Yumurta-tavuk tartışmasına girmek istemiyorum. Şüphesiz yapılan olumlu işlerin ve değişikliklerin taraftarın salona çekilmesinde payı vardır. Ancak tutarlı bir değerlendirme için bir süre daha beklememiz gerekiyor. Diğer taraftan Fenerbahçe'nin taraftarıyla daha güzel olduğunu ispatlamak için elimizde yeterince veri var. İnşallah ileride Rytas maçını Fenerbahçe taraftarlarını basketbola döndüren maç olarak hatırlarız.
Etiketler:
Abdi İpekçi,
Basketbol,
Fenerbahçe Ülker,
Sinan Erdem Arena,
Taraftar,
Tribün
20 Ekim 2010 Çarşamba
Görünmeyen Taraftar
"Avrupa Ligi'ne Türkiye'nin en güçlü takımlarından biri olan Fenerbahçe Ülker karşısında başlıyoruz. Uzun bir geçmişleri var ancak salonlarını hiç dolu görmedim. Umarım bunu değerlendirir ve oradan bir galibiyetle kaçabiliriz."
Aleksandar Trifunoviç
Lietuvos Rytas Koçu
Adam mı görmemiş, biz mi gösterememişiz, yoksa salonlara dönmenin zamanı çoktan gelmiş de geçiyor muymuş?
Sanırım hepsi doğru. Ama artık biraz daha sık görünsek hiç fena olmaz...
İlk sınav bugün. Görev kupa kaldırmak değil, maç kazandırmak; hikayenin sonuna yetişip eldekiyle yetinmek yerine, işi baştan sıkı tutup en büyük kupa için çabalamak. Yolumuz açık olsun...
20 Ekim Çarşamba
Saat 20:15
Ataköy Sinan Erdem Spor Salonu
Fenerbahçe Ülker - Lietuvos Rytas
Etiketler:
Basketbol,
Euroleague,
Fenerbahçe Ülker,
Lietuvos Rytas,
Taraftar,
Tribün
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Tekerrür Etmeyen Tarih İstiyoruz!

"Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemek"
Unutkanlık ve sabırsızlığı, Türkiye'nin bir kopyası olan Fenerbahçe camiasının en büyük hastalıkları olarak tanımlarsak hata etmiş olmayız sanırım. Albert Einstein'ın, "Delilik aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir." sözü de sanki bu hastalıklardan kurtulamayan bizler için söylenmiş gibi. Zira son 10-15 yılda takım dibe vurmadığı sürece teknik direktör değişikliğinin kısa vadede takıma sınıf atlattığına dair tek bir örnek yok. Aykut Kocaman her ne kadar 1 yıl boyunca takımla birlikte olsa da bu değişimin sancılı olacağı "değişim" söylemine yapılan vurgudan belliydi. 15 yıldır olanları bile bile camianın beklentisini düşürecek, takımın ve Aykut Kocaman'ın üzerindeki baskıyı azaltacak söylemler yerine bizzat Aykut Kocaman ve yönetim tarafından yapılan iddialı açıklamaların ardından bugünkü durumun hiçbir savunması da olmuyor haliyle.
Sabır
Hedeflerden birer birer sapınca geriye tutunacak tek dal kalıyor o da sabır. Aksi halde taraftarından futbolcusuna, yönetiminden teknik direktörüne kadar giydirmeden rahatlamaz bu bünye. Zira suç bulunamayacak hiçbir hücre yok camia içinde. Ancak o da yıkımdan başka hiçbir şeye yaramıyor. Peki biz Fenerbahçe'nin Teknik Direktörü olan Aykut Kocaman'a her şartta destek verip sabredebilecek miyiz? Zamanı geri alma şansımız olmadığına göre şimdi Aykut Kocaman'a sıkıca tutunmanın zamanıdır. Ancak o sınavı geçmenin önündeki en büyük engel de yine unutkanlık. Bir yandan teknik direktör istikrarı için bu kulüpte yeterince gayret sarfedilmediğini; Löw'e, Daum'a, Zico'ya haksızlık yapıldığını, Aziz Yıldırım'ın teknik direktör değirmeni bir Fenerbahçe yaratmasını eleştirirken diğer taraftan hemen Aykut'u gönderelim demek büyük bir çelişkidir. Yüzde 70 güven oyuyla göreve başlayan Aykut Kocaman için bu tarz söylemler yükselecekse bu en başta camianın ipiyle kuyuya inilmeyeceğinin delili olur. Bu nedenle Aykut'a sahip çıkması gerekenlerin başında taraftar geliyor. Benzer şekilde teknik direktörün görev süresini doldurmasına müsaade etmediği için eleştirilen yönetimin iki yıl daha görev süresi bulunduğu halde istifaya davet edilmesi de ayrı bir çelişkidir. Bütün bu çelişkili söylemler kafaların ne kadar karışık olduğunu gösteriyor. Bu kafa karışıklığının altında da medyanın güdümündeki camianın etkisiyle verilen birbirinden tutarsız kararlar yatıyor.
Lige Dönüş
PAOK maçı artık geçmişte kaldı. Önümüzde şampiyonluğun yürüye yürüye kazanılmadığı örneklerle tespit edilmiş Türkiye Süper Lig'i var. Bu sarsıcı sezon başlangıcının yarattığı yıkımı bir kenara bırakırsak, Young Boys ve PAOK gibi takımlara diş geçirememiş bir takım olarak artık hiçbir rakibimizi küçümseyecek halimiz yok. Bunun da ligde başarılı olmamıza faydası dokunabilir. Ayrıca alternatif sıkıntısı yaşanan kadromuzun yoğun maç temposu içerisinde kırılgan bir yapıya bürünmesi en büyük korkularımızdan biriydi. Geçen sezon Şubat ayındaki maç trafiğinde verilen kayıplar nedeniyle şampiyonluğun kaçtığını, Daum'un gönderildiğini ve hatta bugün Avrupa'ya henüz Ağustos ayında havlu attığımızı söyleyebiliriz. Böyle kırılgan bir yapılanma için de Türkiye Ligi yeterince ciddi bir hedeftir. Daha sezon başında yoğun maç programı nedeniyle Gökhan, Emre ve Volkan gibi alternatifsiz oyuncularda baş gösteren sakatlıklar bile henüz futbolunu oturtamayan takımımızın birden çok kulvarda mücadele etmek için hazırlıklı olmadığını gösteriyor.
Takım oyununun oturması için bir süre daha bekleyeceğiz. Şimdiye kadar kaybettiğimiz herşey temelde bu sürecin sonucu. Sorunları oyuncu performanslarına indirgemek, atılamayan veya yenilen gollerin faturasını bir veya birkaç futbolcuya yüklemek bence yanlış. Gerek Trabzonspor gerekse de PAOK maçlarında yenilen goller sorunun takım savunmasında olduğunu adeta bağırıyor. Takım savunmasını öne çıkartmaya çalışırken bu riskleri de en aza indirmek Aykut Kocaman'ın işi. Aykut Kocaman'ın ihtiyacı da zaman. Bunun dışında maç ile ilgili yazacak fazla birşey yok. Emre'nin attığı şık golle öne geçtik, farkı arttıramayınca artan tedirginlik ve yorgunlukla tempo düşürdük. Takım savunmasındaki bir zaaf neticesinde kalemizde golü gördük. Kalan 15 dakika fiziksel açıdan da yeterli düzeyde olmayan bir takımın 2 gol bulması için çok kısa bir süre. Bu nedenle de Avrupa'ya havlu attık. Şimdi Manisaspor maçı takımın özgüveni için önemli. Zira sezon başından beri elle tutulur galibiyetimiz yok, takım kaybetmeyi alışkanlık haline getirmeden bu gidişatı tersine çevirmek zorundayız.
Etiketler:
Avrupa Ligi,
Aykut Kocaman,
AZIZ YILDIRIM,
Christoph Daum,
Hep Destek Tam Destek,
İstikrar,
PAOK,
Süper Lig,
Şampiyonlar Ligi,
Taraftar,
Yönetim
10 Ağustos 2010 Salı
Taraftarın "Kocaman" Sorumluluğu
Aşağıda yaz boyunca Fenerbahçe Taraftarının Resmi Sitesi olarak bilinen antu.com'da teknik direktör kararlarıyla ilgili açılmış olan anketlerin bir listesi var. (Yüksek çözünürlük için resme tıklayın.)

İlk anket Haziran başında açılmış. Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile elde ettiği tarihi şampiyonluğun ardından güçlenen yerli teknik direktör furyası taraftarın da aklını başından almış ve %57.41'lık bir oranla yerli teknik direktör istemişiz. Oylamaya katılanların sadece yüzde 16.69'u kaybedilen şampiyonluğa rağmen Daum'un görevde kalmasını istemiş.
Haziran'ın ortalarına gelinirken Daum'un sözleşmesinin feshindeki pürüzler nedeniyle takımda kalma ihtimali gündeme gelince açılan ankette daha net bir soru soruluyor, "Daum kalsın mı, gitsin mi?". Sonuçlara göre her 4 kişiden 3'ü Daum'un gitmesi gerektiğini savunuyor. Hemen sonraki hafta Daum ile kızışan pazarlıklarda iplerin kopma noktasına gelmesi ve sezonu erken açacak Fenerbahçe'nin yaklaşan maçları artık ihtimalleri de azaltıyor. Takımı 1 yıldır yakından takip eden Aykut Kocaman ismi daha güçlü bir şekilde dillendiriliyor. İşte bu sırada Antu yetkilileri Aykut Hoca hakkında taraftarın nabzını tutmaya karar veriyor ve 22 Haziran'da açılan yeni ankete göre taraftarın yüzde 72.24'ü Aykut Kocaman ismi üzerinde birleşiyor. 3 gün sonra da Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi Daum'un görevine son verip yerine Aykut Kocaman'ı getiriyor.
Umut vermeyen hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi'ne havlu atmamızın ardından açılan son ankette taraftara "Aykut Hoca hakkında dün ne düşünüyordun, bugün fikrin değişti mi?" sorusu yöneltiliyor. "Aykut Kocaman gelsin mi?" anketinde "evet" diyenlerin yüzde 72.24 olduğunu hatırlarsak, bu ankette de "güveniyordum" diyenlerin oranının yüzde 71.83 olması anketin tutarlı olduğunu gösteriyor. Ancak Aykut Kocaman'a güvenenlerin yüzde 20'sinin hayal kırıklığına uğradığını ve fikirlerinin tamamen değiştiğini de görmek kafaları karıştırıyor. Bu takım şimdiye kadar sadece 2 resmi maça çıktı. Kaçan balık büyük olsa da; Mehmet Topuz, Özer, Lugano ve Gökhan Gönül gibi as oyunculardan mahrum, 1 numaralı santrafor transferini henüz yapmamış bir teknik adama duyulan güvenin 2 maçta zarar görmesi düşündürücü.
Bu anketlerin Fenerbahçe taraftarını değerlendirmekte ne kadar sağlıklı bir kaynak olduğu tartışılır. Ancak ne Zico, ne Aragones, ne de Daum üzerinde, Aykut Hoca üzerinde sağlanan fikir birliği sağlanmadı. Bu açıdan bakılınca Aykut Hoca'nın göreve getirilmesinde kamuoyu baskısının etkisi göz ardı edilemez. Bir başka deyişle, bu rakamlar taraftar ne istediyse onun yapıldığını gösteriyor. Yönetimin taraftarın sesine kulak vermedeki ölçüsü ne olmalıdır o başka bir yazı konusudur. Burada önemli olan camianın bugün beyaz dediğine olası kötü sonuçlar sonrasında siyah dememesidir. Aksi bir yaklaşım Aykut Kocaman'a duyulan güvenin içinin ne kadar boş olduğuna, onun sadece içimizden biri olduğu için bu göreve getirildiğine delil olur. Futbol bilgisi, tecrübesi ve vizyonuna güvenilerek takımın başına getirilen Aykut Kocaman'ın bu özellikleri 1 sene içinde sonuçlara bağlı olarak değişmez. Aksine Christoph Daum'a göre 3-4 yıllık Bundesliga tecrübesine bedel olan 1 yıllık Fenerbahçe kariyeri Aykut Kocaman'a çok şey katacaktır.
Neticede, 3 direk arasından geçmeyen topların camianın fikrini değiştirdiğine yakın tarihimizde fazlasıyla şahit olduk. Şimdi merak edilen Aykut Kocaman'ın gelmesi için "EVET" diyen taraftar ve yönetimin bu kararın arkasındaki kararlılıkları ve asıl devrim olan Aykut Kocaman'ın görevde kalması için gösterecekleri sabırdır.

İlk anket Haziran başında açılmış. Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile elde ettiği tarihi şampiyonluğun ardından güçlenen yerli teknik direktör furyası taraftarın da aklını başından almış ve %57.41'lık bir oranla yerli teknik direktör istemişiz. Oylamaya katılanların sadece yüzde 16.69'u kaybedilen şampiyonluğa rağmen Daum'un görevde kalmasını istemiş.
Haziran'ın ortalarına gelinirken Daum'un sözleşmesinin feshindeki pürüzler nedeniyle takımda kalma ihtimali gündeme gelince açılan ankette daha net bir soru soruluyor, "Daum kalsın mı, gitsin mi?". Sonuçlara göre her 4 kişiden 3'ü Daum'un gitmesi gerektiğini savunuyor. Hemen sonraki hafta Daum ile kızışan pazarlıklarda iplerin kopma noktasına gelmesi ve sezonu erken açacak Fenerbahçe'nin yaklaşan maçları artık ihtimalleri de azaltıyor. Takımı 1 yıldır yakından takip eden Aykut Kocaman ismi daha güçlü bir şekilde dillendiriliyor. İşte bu sırada Antu yetkilileri Aykut Hoca hakkında taraftarın nabzını tutmaya karar veriyor ve 22 Haziran'da açılan yeni ankete göre taraftarın yüzde 72.24'ü Aykut Kocaman ismi üzerinde birleşiyor. 3 gün sonra da Fenerbahçe Spor Kulübü yönetimi Daum'un görevine son verip yerine Aykut Kocaman'ı getiriyor.
Umut vermeyen hazırlık maçları ve Şampiyonlar Ligi'ne havlu atmamızın ardından açılan son ankette taraftara "Aykut Hoca hakkında dün ne düşünüyordun, bugün fikrin değişti mi?" sorusu yöneltiliyor. "Aykut Kocaman gelsin mi?" anketinde "evet" diyenlerin yüzde 72.24 olduğunu hatırlarsak, bu ankette de "güveniyordum" diyenlerin oranının yüzde 71.83 olması anketin tutarlı olduğunu gösteriyor. Ancak Aykut Kocaman'a güvenenlerin yüzde 20'sinin hayal kırıklığına uğradığını ve fikirlerinin tamamen değiştiğini de görmek kafaları karıştırıyor. Bu takım şimdiye kadar sadece 2 resmi maça çıktı. Kaçan balık büyük olsa da; Mehmet Topuz, Özer, Lugano ve Gökhan Gönül gibi as oyunculardan mahrum, 1 numaralı santrafor transferini henüz yapmamış bir teknik adama duyulan güvenin 2 maçta zarar görmesi düşündürücü.
Bu anketlerin Fenerbahçe taraftarını değerlendirmekte ne kadar sağlıklı bir kaynak olduğu tartışılır. Ancak ne Zico, ne Aragones, ne de Daum üzerinde, Aykut Hoca üzerinde sağlanan fikir birliği sağlanmadı. Bu açıdan bakılınca Aykut Hoca'nın göreve getirilmesinde kamuoyu baskısının etkisi göz ardı edilemez. Bir başka deyişle, bu rakamlar taraftar ne istediyse onun yapıldığını gösteriyor. Yönetimin taraftarın sesine kulak vermedeki ölçüsü ne olmalıdır o başka bir yazı konusudur. Burada önemli olan camianın bugün beyaz dediğine olası kötü sonuçlar sonrasında siyah dememesidir. Aksi bir yaklaşım Aykut Kocaman'a duyulan güvenin içinin ne kadar boş olduğuna, onun sadece içimizden biri olduğu için bu göreve getirildiğine delil olur. Futbol bilgisi, tecrübesi ve vizyonuna güvenilerek takımın başına getirilen Aykut Kocaman'ın bu özellikleri 1 sene içinde sonuçlara bağlı olarak değişmez. Aksine Christoph Daum'a göre 3-4 yıllık Bundesliga tecrübesine bedel olan 1 yıllık Fenerbahçe kariyeri Aykut Kocaman'a çok şey katacaktır.
Neticede, 3 direk arasından geçmeyen topların camianın fikrini değiştirdiğine yakın tarihimizde fazlasıyla şahit olduk. Şimdi merak edilen Aykut Kocaman'ın gelmesi için "EVET" diyen taraftar ve yönetimin bu kararın arkasındaki kararlılıkları ve asıl devrim olan Aykut Kocaman'ın görevde kalması için gösterecekleri sabırdır.
Etiketler:
antu,
Aykut Kocaman,
AZIZ YILDIRIM,
Christoph Daum,
İstikrar,
Taraftar,
Teknik Direktör,
Yönetim
8 Temmuz 2010 Perşembe
Barcelona olmadan asla!

Bu tabloya göre zorlu bir Euroleague grubu bizi bekliyor. Özellikle idari ve teknik kadrosu yenilenen, birçok yeni oyuncusu olan bir takım olduğumuz için sezon başında göstereceğimiz uyum en büyük soru işareti. Şimdiye kadar atılan adımlar ise takımın geçen sezon olduğundan çok daha dengeli olacağını gösteriyor. Bu grupta Cholet Basket ve Cibona deplasmanlarından galibiyet çıkarmak belki kolay olmayacaktır ama Barcelona ve Siena gibi takımlara en azından Abdi İpekçi'de diş geçirebilecek sertliğe ulaşmamız uzak bir ihtimal gibi gözükmüyor.
Regal FC Barcelona (İspanya)
Montepaschi Siena (İtalya)
Lietuvos Rytas (Litvanya)
Fenerbahçe Ülker
KK Cibona Zagreb (Hırvatistan)
Cholet Basket (Fransa)
Taraftarlar açısından Aydın Örs'ün Fenerbahçe basketbol tribünleri için önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu ispatlamak için bundan iyi bir zaman düşünemiyorum. Umarım atılan bunca olumlu adımdan sonra uyuşukluğumuz son bulur. Aydın Örs'ün teknik kadroda değil de idari kadroda yer alması, son 5 sezonda 4'üncü kez Barcelona'yla eşleşiyor olmanın verdiği can sıkıntısı gibi yeni mazeretlere de kapımız açık tabi.
Foto: euroleague.net
Etiketler:
Barcelona,
Cholet Basket,
Cibona Zagreb,
Euroleague,
Fenerbahçe Ülker,
Lietuvos Rytas,
Montepaschi Siena,
Taraftar,
Tribün
16 Mayıs 2010 Pazar
Aynı Hataları Yapmayacağız

Birçok Fenerbahçeli'nin hafızasında 14 Mayıs 2006 tazeliğini koruyor. 2005-06 sezonu, "diğerleri" ile aramızdaki çizginin iyice belirginleştiği bir sezondu. Zira Fenerbahçe'ye karşı Türk futbol tarihindeki en somut birleşme bu sezonda gerçekleşti. Konyaspor deplasmanında Anelka'nın kaleciye faul yaparak attığı golün geçerli sayılması, isyan etmek için mazeret arayan 'Diğerleri'ni harekete geçirmişti. Rakiplerimiz bu golün verilmesine gönderme yaparak "El değmemiş temiz bir lig istiyoruz" pankartlarıyla çıktılar sahaya. Ardından devre arasında o zamanki Federasyon Başkanı Levent Bıçakçı koltuğundan oldu ve Ulusoy adeta darbeyle geri döndü.
İşte bütün bunlar olurken Fenerbahçe camiasında büyük bir uyku hali hakimdi. Herkesin aklı fikri gelecek planlarındaydı. Fenerbahçe taraftarının mutsuz olması için Nobre'nin "upgrade" edilmemesi, Luciano ve Servet'in defansı, Ümit'in sağ ayağının dışı veya Daum'un vizyonsuzluğu yeterliydi. Belki Fenerbahçe tarihinin en "takım" futbol kadrosu sahadaydı ama 3 sene önce bu takımın hayalini kurup Gençlerbirliği karşısında savaşan futbolcularını elleri patlarcasına alkışlayanlar bugün bu savaşan takımdan sıkılmış gibiydiler. Takımlarının savaşan ve kazanan takım olması onlara keyif vermemeye başlamıştı. Bu tavır şüphesiz medyanın "önemli olan Avrupa'da başarı" savının taraftardaki yansımasıydı. Bu kıymet bilmeme hastalığının bedelini maalesef bir ömür boyu unutamayacağımız Denizlispor maçıyla ödedik. Hep kazanan, ama Fenerbahçe taraftarını bir türlü mutlu edemeyen takım 82 gibi rekor bir puanla lig ikincisi oldu. Kaçan şampiyonluğun ardından ben de dahil birçok kişi Ulusoy federasyonu ve Fenerbahçe düşmanlarını sorumlu tuttu bu kayıptan. Ulusoy belasını kendi başımıza nasıl sardığımızı ise hiç düşünmedik. İşte o belayı başımıza saran son yıllarda en çok şikayet edilen, ligi ve lig şampiyonluğunu değersiz görme ve maç seçme hastalığıydı. Virüs de ilk defa 2005-06 sezonu taraftarında kendini göstermişti.
Teşhis koymak için 3 yıl beklemek zorunda kaldık. Bu salgın aradan geçen yıllarda futbolcusundan, yöneticisine ve teknik ekibine birçok kademeye bulaştı. Bu virüsten, Zico şampiyonluğu kaybedince "Yürüye yürüye şampiyon olmalıydık" diyebilecek kadar etkilenen Aziz Yıldırım'ın sezon başında uykudan uyanıp her yolun şampiyonluktan geçtiğini, altını çize çize camiaya anlatması bu salgından kurtulmak için atılabilecek en somut adımdı. İşte teşhis orada kondu. Bu salgının ne kadar büyük bir illet olduğunu sezon içinde yaşanan gece gündüz gibi farklı dönemlerde net bir şekilde görebiliyoruz. Zira iyileşme süreci sancılı geçer. Son 10 haftada biraz da kısmetleriyle sadece 2 puan kaybeden takım yoğun çabaların ardından bu camianın şu an için en sağlıklı birimi gibi gözüküyor. Ancak camiadaki çatlak seslerden elindekinin değerini bilmeyen, şımarık bir kitlenin halen varlığını sürdürdüğünü anlayabiliyoruz. Bunu tamamen ortadan kaldırmanın da imkanı yok. Zira insan yaradılış gereği sabırsızdır, sabırsızlık da bu hastalığın besin kaynağı. Ancak Fenerbahçeli, takımının, teknik ekibinin, yönetiminin ve içinde bulunduğu durumun iyi taraflarının farkında olup, aksayan taraflara sabırla yaklaşarak istikrar peşinde koşmayı temel felsefe benimseyebilirse camia bu tür hastalıklara karşı her zaman dirençli olur. Aksi halde teşhisi konamayan yeni hüsranlar yaşanmaya devam eder.
4 yıl aradan sonra Fenerbahçe, Trabzonspor karşısında büyük bir sınav verecek. Ligdeki tablo 14 Mayıs'takiyle hemen hemen aynı. Ancak verilecek sınav bence sahadan ziyade maçın sonrasında camianın takınacağı tavırlar ve gelecek planlamalarıyla alakalı olacak. Zira bu takım uzun süre hastalıklarla boğuşmasına rağmen bugün bulunduğu konum itibarıyla şampiyonluğu fazlasıyla haketmiştir. Bugün Trabzonspor karşısında alınacak sonuç bu gerçeği değiştirmeyecektir, değiştirmemelidir. Hani Fenerbahçe'nin en başarısız branşı futbol şubesi denir ya, aksine en büyük hastalığını yenen Fenerbahçe futbol takımı sezonun en başarılı Fenerbahçe takımıdır. Yetenekleri ölçüsünde iyi niyetle mücadele ettikçe de kazanan oldular ve inşallah da olmaya devam edecekler. Fenerbahçe 3 yıllık yapılanmanın ilk yılında iskelet kadrosunu hem sportif anlamda başarıdan taviz vermeden hem de hastalıklarından arınarak oluşturmuştur. Alınacak lig kupası ancak bu işin kaymağı olur. Neticede bugün Fenerbahçemiz'in camiasıyla kenetlenerek hakettiği şampiyonluğa ulaşacağına sonuna kadar inanıyoruz ancak bu maç ölüm kalım maçı değildir, altını çizmekte fayda var.
6 Mayıs 2010 Perşembe
Hayirli Kayip
Rakip takim taraftarinin Fenerbahce'nin 28 yillik kupa hasretiyle ilgili urettigi hicbir laf beni takimlarinin maglubiyetine adam gibi uzulmesini bilmeyen bozguncu Fenerbahceliler'in ettigi kadar rahatsiz etmiyor. Bu yaziyi yazmaya hic zamanim yoktu ama sagolsun dun beyaz iken bugun siyah olabilenler, olmayan zamani var etmesini de bildiler.
Neticede cok hayirli oldu bu kayip. Sampiyonluk icin son duzluge girmisken 27 yildir kazanilamayan kupa bir kez daha kaybedilmis diye yakin veya uzak butun gecmisini unutanlari ve onlarin kendi egolarina gore yontulmus Fenerbahce buyuklugunu gormus olduk.
Insane Corpse ve Ortaya Karisik bloglari da bu yaraya parmak basmislar sagolsunlar, eksik olmasinlar...
Neticede cok hayirli oldu bu kayip. Sampiyonluk icin son duzluge girmisken 27 yildir kazanilamayan kupa bir kez daha kaybedilmis diye yakin veya uzak butun gecmisini unutanlari ve onlarin kendi egolarina gore yontulmus Fenerbahce buyuklugunu gormus olduk.
Insane Corpse ve Ortaya Karisik bloglari da bu yaraya parmak basmislar sagolsunlar, eksik olmasinlar...
Etiketler:
Hep Destek Tam Destek,
Taraftar,
Türkiye Kupası,
Ziraat Türkiye Kupası
18 Mart 2010 Perşembe
34616

NCAA basketbol seyirci rekoru burnumuzun dibinde kirilmis, hatta bu tarihi anin posterlerini satmaya baslamislar da haberimiz yok.
Syracuse Universitesi basketbol maclarini Amerikan Futbol takiminin da kullandigi Carrier Dome'da yapiyor. Stadin bati tarafindaki kale arkasi tribunleri basketbol maclarinda ana tribun olacak sekilde duzenleniyor. Cok basarili bir sezon geciren basketbol takimi 27 Subat'ta en onemli rakiplerinden Villanova'yi 34 bin 616 biletli seyircinin destegiyle gecmeyi basardi. Bu rakami Turkiye'de bazi buyuk gecinen kuluplerimiz futbol maclarinda goremezken, basketbolda bin kisinin ustune cikildiginda yuzumuz gulerken 130 bin kisilik sehirde coluk cocugun basketbol macina 34 bin 616 kisi geliyor.
Turkiye sinirlari icinde herhangi bir basketbol macinda boyle bir tabloyla karsilasma ihtimalimiz nedir? Cevabi basit, 34616'da 1.
28 Şubat 2010 Pazar
Kara Şubat

Ay başında 1 Ay = 9 Maç başlığıyla verdiğimiz yazıda maç trafiğinin yoğunluğundan bahsetmiştik. O takvimin başında 31 Ocak'taki Sivasspor maçı galibiyetle sonuçlandı. Şubat'a girdikten sonra ise her maçta puandan fazlasını kaybettik.
4 Şubat: Fenerbahçe 3-0 Bursaspor
Bu ayda oynadığımız futbolun hakkını fazlasıyla aldığımız tek maç Bursaspor maçıydı. Ancak sakatlıklar kervanı Uğur Boral ile bu maçta başladı.
7 Şubat: Fenerbahçe 1-1 Diyarbakırspor
Güiza'nın penaltısının es geçildiği, hakem Koray Gencerler'in maçın uzatmalarını oynatma zahmetinde bulunmadığı maçta 90'da Santos ile 1 puanı ancak kurtarabildik. Ancak Lugano'nun sakatlığı daha sonra başımızı fazlasıyla ağrıtacaktı.
11 Şubat: Bursaspor 3-1 Fenerbahçe
Daum'un birçok as oyuncusunu dinlendirdiği karşılaşmanın son dakikasında attığımız golle turu geçmeyi başardık. Bu ay sevindiğimiz tek maç bu, onda da yenildik.
14 Şubat: Manisaspor 2-2 Fenerbahçe
Belki bu süreçte oynadığımız en iyi ilk yarıydı Manisaspor deplasmanındaki. Ancak Manisa'nın ilk yarının son dakikasında girdiği ilk gol pozisyonunda beraberliği yakalaması maçın seyrini değiştirdi. Son dakikada gelen beraberlik golüne sevinsek mi üzülsek mi bilemedik.
18 Şubat: Lille 2-1 Fenerbahçe
Fransa deplasmanında Vederson'un füzesi umudumuz oldu. Henüz maçın başında hazır olmadan oynayan Lugano tekrar sakatlandı. Lugano'nun yokluğunda yediğimiz basit goller kafa karıştırırken kayıplar da her geçen gün artıyordu.
22 Şubat: Fenerbahçe 2-3 Bursaspor
Kupadaki maça benzer baskılı bir başlangıcın ardından yakalanan 2-0'a rağmen çıkarken kaybedilen topla gelen gol Bursa'nın ümidini maç boyunca korudu. 85'te Bilica'nın dengesiz endirek vuruşu, Crisian'ın kıçına çarpan topun süzüle süzüle ağlarla buluşması, yüklendikçe verilen boşluklar ve 5 dakikada Beşiktaş... Özer'in omzunun çıkması, takım galipken Güiza'nın yuhalanması, taraftarın iflası ayrı olaylar. Fatura kabarık ama burada bitmedi.
25 Şubat: Fenerbahçe 1-1 Lille
Bursa maçından sonra bir kenetlenme yaşandı. Sadece 12 hazır as futbolcuyla çıkılan maçın başında herşeye rağmen gelen üstünlük sayısı bitime 5 dakika kala duran topun ağlarla buluşmasıyla yerini büyük bir hayal kırıklığına bıraktı. Avrupa'ya veda ettik.
28 Şubat: İBB 2-1 Fenerbahçe
1 ayın yorgunluğunu yaşarken kayıplar nedeniyle moraller de bozuk. Aydınus'un sürekli Fenerbahçe aleyhine işleyen "yorum farkı" ile kabus olan Olimpiyat Stadı'nın bir rüya olmadığını anlıyoruz adeta. Hakem yetmiyormuş gibi taraftar takımın ilk yarıdaki iki hücumda imzası olan Deniz'i saf dışı bırakma derdinde. İkinci yarıda beraberliği yakalamış 2'nci golü ararken gole giden Güiza'nın düşürülmesine kırmızı çıkmıyor. Kısa bir süre sonra topa tabanla yükselen iki futbolcudan Alex olanının oyundan atılmasıyla film kopuyor. Takımda 10 kişi kaldıktan sonra neye güvenerek oluştuğu belli olmayan yüklenme hali kaybedilen ilk topta mağlubiyet golünü getiriyor.
Bilanço; Avrupa'ya veda, 4 lig maçında 10 kayıp puan, Türkiye Kupası'nda yola devam. Ortaya konan futbolun karşılığı bu tablo değil. Şubat başında bulunduğumuz yerin uzağındayız. Hem puanlar, hem de Lugano, Mehmet Topuz, Özer, Uğur gibi ilk 11'in değişilmez oyuncularını kaybettik. Ama kaybetmediğimiz tek şey iyi niyetli mücadele. Hakem kararları, kaçan goller, yapılan hatalar bir yana bu takım elinden geleni yapıyor.
Takımın eksiğini yüzüne çarparak değil, verilecek destekle kapatmak bu zorlu yarışta herhangi bir fikstür avantajından daha büyük avantaj sağlar. Şükrü Saracoğlu'nda biletler her maç birileri yuhalansın diye değil kırgınlıklar bitsin takım taraftarıyla kucaklaşsın diye ucuzladı. Kaybedilen puanlar takımın verdiği mücadeleyi gölgelememeli. Şimdi sıra Kara Şubat'ı unutturacak ve Efsane'yi geri döndürecek taraftarda. Antalya maçı miladımız olsun...
Etiketler:
Bursaspor,
Diyarbakırspor,
İBB,
Lille OSC,
Manisaspor,
Taraftar
4 Aralık 2009 Cuma
Evde Gurbet
Aşağıda Fenerbahçe ve rastgele seçilmiş 5 takımın Euroleague'de iç saha ve deplasman performanslarını veren kazanma yüzdelerini görüyorsunuz. Bu çalışmada 2007-08 ve 2008-09 sezonları ve 2009-10 sezonunun geride kalan 6 maçlık döneminde takımların normal sezon ve oynanmışsa Top 16 gruplarında yaptıkları maçlar göz önünde bulundurulmuştur.

Deplasman performansı özellikle uzun döneme yayılınca takımın gerçek gücünü gösteren bir veri olarak algılanabilir. Zira deplasman yüzdeleri saha avantajı olmadan takımın hangi seviyeye çıkabildiğini gösteriyor. Buradan hareketle Barcelona deplasmanındaki farklı mağlubiyete rağmen Fenerbahçe'nin %43'lük deplasman yüzdesiyle Partizan, Cibona ve Unicaja'dan daha istikrarlı bir takım görüntüsü çizdiğini söyleyebiliriz.
Dış saha yüzdesinin iç sahakinden daha iyi olması deplasmanlı ligin doğasına aykırı bir durum. Fenerbahçe'nin iç saha galibiyet oranının deplasmandakinden sadece %5 daha iyi olması ise aslında yıllardır dile getirilen bir sorunun sayılara yansımasıdır. Özeti de şudur, Fenerbahçe taraftarının basketbol takımına hiçbir faydası yoktur.
Görüldüğü gibi diğer takımların kendi sahalarındaki kazanma yüzdeleri deplasmandakilerden en az yüzde 50 daha fazla. Partizan ve Cibona gibi daha düşük bütçelerle yola çıkan takımlar ise kendi evlerinde boylarından çok daha büyük işler yapabiliyorlar. Partizan dışarıda %28 ile oynarken evinde %175 artışla Maccabi'yi de sollayıp %77'yi bulabiliyor. Deplasmanda ancak 6 maçta 1 kazanabilen Cibona bizden daha başarılı bir iç saha performansına sahip. Siena'yı İtalya'da ancak 10 maçta bir Barcelona gibi bir takım mağlup edebiliyor. Bizde ise imrenilecek deplasman performansının yanında evinde bazen deplasmanı bile aratan bir tablo var.
İlginç bir not daha, Partizan ile 2007-08'de, Cibona ile 2008-09'da yaptığımız maçlarda rakiplerimizi deplasmanda mağlup etmeyi başarırken ikisine de içeride üstünlük kuramadık. 4 maça bakarak taraftarın yarardan çok zarar verdiğini ortaya koymak adil olmaz belki ama Fenerbahçeliler olarak sınırlarda dolaştığımızın farkında olmamız gerekiyor.

Deplasman performansı özellikle uzun döneme yayılınca takımın gerçek gücünü gösteren bir veri olarak algılanabilir. Zira deplasman yüzdeleri saha avantajı olmadan takımın hangi seviyeye çıkabildiğini gösteriyor. Buradan hareketle Barcelona deplasmanındaki farklı mağlubiyete rağmen Fenerbahçe'nin %43'lük deplasman yüzdesiyle Partizan, Cibona ve Unicaja'dan daha istikrarlı bir takım görüntüsü çizdiğini söyleyebiliriz.
Dış saha yüzdesinin iç sahakinden daha iyi olması deplasmanlı ligin doğasına aykırı bir durum. Fenerbahçe'nin iç saha galibiyet oranının deplasmandakinden sadece %5 daha iyi olması ise aslında yıllardır dile getirilen bir sorunun sayılara yansımasıdır. Özeti de şudur, Fenerbahçe taraftarının basketbol takımına hiçbir faydası yoktur.
Görüldüğü gibi diğer takımların kendi sahalarındaki kazanma yüzdeleri deplasmandakilerden en az yüzde 50 daha fazla. Partizan ve Cibona gibi daha düşük bütçelerle yola çıkan takımlar ise kendi evlerinde boylarından çok daha büyük işler yapabiliyorlar. Partizan dışarıda %28 ile oynarken evinde %175 artışla Maccabi'yi de sollayıp %77'yi bulabiliyor. Deplasmanda ancak 6 maçta 1 kazanabilen Cibona bizden daha başarılı bir iç saha performansına sahip. Siena'yı İtalya'da ancak 10 maçta bir Barcelona gibi bir takım mağlup edebiliyor. Bizde ise imrenilecek deplasman performansının yanında evinde bazen deplasmanı bile aratan bir tablo var.
İlginç bir not daha, Partizan ile 2007-08'de, Cibona ile 2008-09'da yaptığımız maçlarda rakiplerimizi deplasmanda mağlup etmeyi başarırken ikisine de içeride üstünlük kuramadık. 4 maça bakarak taraftarın yarardan çok zarar verdiğini ortaya koymak adil olmaz belki ama Fenerbahçeliler olarak sınırlarda dolaştığımızın farkında olmamız gerekiyor.
12 Kasım 2009 Perşembe
Yine mi?

Bugün ufak detaylarla kaybettiğimizi düşünüyorum. Örneğin iki üç bin taraftar olsaydı zor zamanlarımızda bize destek verebilirlerdi. Enteresan bir şekilde böyle önemli bir rakibe karşı oynayacağımız maç fazla ilgi görmedi. Böyle kaliteli bir basketbolu izleyemeyenler için yazık oldu.
Bogdan Tanjevic
Avrupa'daki 3'üncü iç saha maçımızda da 1000 taraftar toplayamadık.
Evet, suçlu yine Tanjeviç...
8 Kasım 2009 Pazar
Az Kaldı...
Gereği düşünüldü,
Fenerbahçe Basketbol Takımı Çalıştırıcısı Bogdan Tanjeviç'in Milli Takım'ın başındayken Fenerbahçe yönetiminin teklifini kabul etmek, Aydın Örs'ten sonra göreve gelmek, şampiyonluk serisini devam ettiremeyip televizyon başındaki Fenerbahçelileri utandırmak, Efes Pilsen'e üst üste 6 kez kaybederek bizleri bir avuç Efesli'nin diline düşürmek, Fenerbahçe taraftarının büyük özveriyle oluşturduğu rakipleri ürperten bomboş salon atmosferine rağmen iki yıllık görev süresinde final 4 yapamamak, aksine rotasyon yapmak, Mrsic, Giricek, Kinsey, Solomon, Ömer beşlisini aynı anda sahaya sürmemek ve oyuncularına bağırmak suçlarından istifa etmesine karar verilmiştir.
En büyük görevi şampiyonluklardan sonra Bağdat caddesinde turlamak olan Büyük Fenerbahçe'nin ekranları başındaki milyonlarca Büyük Taraftarı gururla duyurur.
Tanjeviç gitsin, bu sefer söz geliyoruz...
20 Haziran 2009 Cumartesi
Potada Sezonun Ardından

Basketbolda bir sezon daha geride kaldı. Efes Pilsen karşısında 2-0 öne geçtikten sonra kaybettiğimiz seri bizleri derinden üzdü. Ama artık önümüze bakma zamanı. Son iki sezonda rakiplerimizi süpürerek aldığımız şampiyonlukların ardından Efes'in son bir atakla Ergin Ataman'a yönelmesiyle yeni bir rekabet doğdu. Başına geçtiği takımların kalitesini transferlerle yükselten Ergin Ataman geçtiğimiz yıllarda oyun kuruculuğunu Can Akın, Mustafa Abi veya uyum problemi yaşayan Amerikalılar'ın yaptığı Efes'e ister istemez seviye atlattı. Kerem Tunçeri, Ender Arslan ve hatta finallerde şans bulamayan Engin Atsür ve Milos Vujanic ile güçlü bir oyun kurucu rotasyonu kuran Ergin Ataman; Mario Kasun ile pota altına sınıf atlattı. Charles Smith ve Shumpert gibi iki etkili şutör ve finalin kilit oyuncusu Sinan Güler'in de katkılarıyla Efes Pilsen komple bir takım halini aldı. Bütün bu revizyona bakınca Türkiye'de basketbolun gelişimi için yatırım yaptığı sanılan Efes Pilsen'in finallerde 2-0 geriye düştükten sonra Federasyonu şube kapatmakla tehdit etmesine anlam verebiliyorum. Çünkü hiçbir ticari kurum bu revizyonları her sene yapmaya tahammül edemez.
Efes Pilsen geçen sezon kadrosunda bulunan Kerem Gönlüm ve Ender Arslan'ın dışında bütün oyuncularını gönderip yaptığı 10 transfer ve Ergin Ataman hamlesiyle son kurşununu atmıştı. Seride 2-0 geriye düşüldükten sonra işi çirkinleştirip ibreyi tersine çevirmeyi denediler. Neticede hayatta kalmayı başardılar. Bu yönetim tarzıyla Efes Pilsen'in altyapısıyla ayakta kalan lokomotif takım olarak tanımlanması zorlama bir ifadeden öteye geçmez. Aydın Örs takımdan ayrıldıktan sonra Efes Pilsen'in bir spor kulübünden bir ticarethaneye dönüştüğünü kabul etmek gerekir. Kaybedilen her şampiyonluktan sonra transfere bel bağlanması kulübü kuyunun dibine getirdi. Bu durum Efes Pilsen'in dillere pelesenk olmuş lokomotifliğinin de tekel olmasından kaynaklandığını gösteriyor. Taht sallanınca en kolay yol olan transfere başvuruldu. Neticede bir müessesenin sürekli kaybettiği bir alanda yaşaması mümkün değildir. Eğer Efes Pilsen basketbola yatırımlarında samimi olsaydı bunun bahsi bile açılmazdı.

Efes Pilsen'i bir kenara bırakıp kendi takımımıza bakacak olursak en önemli sorunumuzun 2 numaralı pozisyonda yaşanan istikrarsızlık olduğu gözüküyor. Bu pozisyonda 3 yıldır düzenli bir şekilde görev yapan Ömer Onan son iki şampiyonlukta savunmasıyla finallerin yıldızı olsa da genelde savunmasıyla rakibin en önemli oyuncusunu saf dışı bırakarak "yardımcı oyuncu" hüviyetinde bunu başarıyordu. 2007'de 2 numaralı pozisyonun hücum silahı İbrahim Kutluay, 2008'de ise Tarence Kinsey olmuştu. Bu sezon ise Ömer hem durduran hem vuran olmak zorunda kalınca aksaklıklar yaşandı. 35 yaşına basan ve geçen sezonun yarısında Yunanistan'a gittikten sonra geri dönmesine izin verilmeyen İbrahim Kutluay'ın yerine sezon başında Utah Jazz'dan Gordan Giricek transfer edilmişti. Koç Bogdan Tanjevic Gordan Giricek'in sakatlığı nedeniyle ligde sadece 15 maç oynayacağını bilse İbrahim'i bir sezon daha kadroda tutmak isteyebilirdi. Neticede dış atışlarda 38 yaşındaki Mrsic'in eline bakıyor olmamız bile bu bölgede takviyeye ihtiyaç duyduğumuzun apaçık göstergesi.
Bir başka sıkıntımız olan oyun kurucu pozisyonunda Solomon'un gelmesiyle bu sorunu büyük ölçüde aştık. Emir'in yardımıyla işi götürmeye çalışan Green, Solomon'un gelişiyle daha rahat oynamaya başlarken, Damir de tamamen 2 numaraya kayarak Gordan Giricek'in yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. Her ne kadar Solomon'un top kayıplarıyla başımıza işler açtığı söylense de herhangi bir oyun kurucu transferi olmadan Efes Pilsen karşısında hücumda kilitlenmeye çok müsait bir yapımız var. Eğer bir transfer söz konusu olacaksa da Solomon'dan daha az uyum sorunu çekecek oyuncu bulamazdık. Bu konuda teknik ve idari yönetim ellerinden geleni yapmıştır. Ancak 2 numaralı pozisyonun bir numaralı ismi olacak oyuncunun yokluğu hücumlarda tıkanmalara ve aksamalara sebep olmuştur. Bu zaafımızı iyi değerlendiren Efes Pilsen de 3 yıl aranın ardından bir şekilde şampiyonluğa ulaşmıştır.
Son olarak da Fenerbahçemiz'in kendi taraftarı önünde oynadığı bütün maçları kaybetmesinin ne anlama geldiğini düşünmekte fayda var. Burada bence iki unsur göze çarpıyor. Birincisi takımımızın yarısı 1986 ve sonrasında doğmuş genç oyunculardan kurulu. Preldzic, Vidmar, Oğuz, Ömer, Semih, hatta Serhat ve Enes. Bu oyuncular maalesef 12 bin kişilik Abdi İpekçi'de sezonun büyük bölümünü boş tribünler önünde oynuyorlar. Fenerbahçe gibi büyük bir camianın oyuncularının kendi taraftarı önünde daha başarısız olmasının bana göre tek açıklaması o salona düzenli bir şekilde giden 5 bin Fenerbahçe taraftarının olmamasıdır. Maalesef Abdi İpekçi ya şampiyonluk kutlamak için ya da bıçak kemiğe dayanınca doluyor. İlk durumda tribünlerdeki rehavet, ikincisinde de gerginlik oyuncuları zorluyor. Genç bir kadroya sahibiz ve alttan Enes Kanter gibi yeni gençler de geliyor. Bu gençlerin kalabalık tribünler önünde oynamayı derbi maçlarda veya Partizan, Aris gibi deplasmanlarda çuvallayarak değil, kendi taraftarı önünde daha fazla oynayarak hatalar yaparak öğrenmesi gerekiyor.
Neticede Fenerbahçemiz basketbolda Efes Pilsen'in büyük yatırımlarla kurulmuş hırslı kadrosuna şampiyonluğu kaptırdı. Bu sezondan çıkarılacak çok önemli dersler var. Öncelikle bozgunculuk yapmadan, Efes'in sağlıksız yapısını örnek almadan sakin kafayla düşünerek kararlar verilmelidir.

Transferde bu sezon verim alamadığımız Gordan Giricek'in eksikliği mutlaka göz önünde bulundurulacaktır. Shumpert, Charles Smith gibi oyuncuları varken Efes Pilsen'in Avrupa'nın en değerli şutörlerinden Rakocevic'i getirmesi önümüzdeki yıl için güzel bir motivasyon kaynağı olabilir. Fenerbahçe'nin sporcu yetiştirdiği kadar yarışmacı bir takım olduğunu bilen Tanjevic'in yönetiminde gerekli takviyelerle hem Türkiye hem de Avrupa'da çok daha başarılı olacağımıza inanıyorum. Efes Pilsen'e kaybettik diye ortalığı yakıp yıkmanın anlamı da yok. Hırslarını çirkinliğe ve çirkefliğe dönüştürüp hakemleri baskı altına alarak serinin seyrini tamamen değiştirdikleri için ve rakibinin hakkını vermemekte direnen Fenerbahçe düşmanı teknik adamları nedeniyle Fenerbahçe taraftarının nefretini kazanan bir rakip var karşımızda. Ama paraya kıyıp sadece Türkiye'de değil Avrupa'da başarılı olabilecek bir takım kurduklarını da kabul etmek gerekir. Biz de kendi imkanlarımızı, altyapımızı ve istikrarlı bir şekilde gelişme gösteren takımımızı kullanarak Avrupa'da paraları saçan Efes Pilsen gibileriyle mücadele etmeye çalışacağız. Bin adet sabit seyirci bulamayan ve taraftar kaynaklı basketbol geliri olmayan bir branşta dönüşü olmayan harcamalarla kalıcı başarılar elde etmek imkansız. Bu nedenle hem taraftarımız takımlarına sahip çıkmalı, yönetimimiz de basketboldaki teknik politikasını kararlılıkla sürdürüp basketbolu takip edecek sabit bir taraftar kitlesi oluşturmaya kafa yormalıdır.
Etiketler:
Basketbol,
Efes Pilsen,
Fenerbahçe Ülker,
İstikrar,
Taraftar,
Transfer
7 Mayıs 2009 Perşembe
Endüstriyel Futbol ve Taraftar Siteleri

İlk oylamamız sonuçlanmış. Oy kullananların yüzde 60'ı taraftar sitelerinden para kazanmayı normal karşılarken, yüzde 40'ı uygun görmemiş.
Bence taraftar sitesinden para kazanmanın hassas bir sınırı var. Kazanılan para sitenin temel masraflarını karşılamanın çok ötesine geçerse eğer ve siteyi yapmak para kazanmak için bir araç olmaya başladıysa bu sınıra yakın bir yerlerde olabiliriz. Ancak bu sınırı aşmak da bana göre her zaman taraftarlığın ruhuna ters olmaz. Kar amacı gütmeyen kurumlar kazandıkları fazla parayı çeşitli promosyonlarla müşterilerine veya çalışanlarına dağıtırlar. Bizler de boyumuzu aşan gelirlere ulaşma başarısı gösterirsek eğer bunu çeşitli promosyonlara dönüştürebilir veya site için yeni bir harcama kalemiyle ziyaretçilere yeni imkanlar sunabiliriz. Kısaca taraftar siteleri benim gözümde kar amacı gütmeyen kurumlar sınıfına giriyor.
Herkesin görüşü, ölçüsü kendine göre değişir tabi. Olaya daha profesyonelce yaklaşıp ekonomik bir güc haline gelmek de, daha amatör yaklaşıp siteye en ufak bir reklam almamak da farklı fikirler.
Neticede bu anket endüstriyel futbolun taraftarlar arasında sıkça dile getirildiği hatta genellikle de hoş karşılanmadığı bir dönemde aslında taraftar sitesi ve para kazanmanın kabul edilmez bir ikili olmadığını söylüyor diyebiliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


